Bir gazetecinin gözüyle WW-3.0’e nasıl gelindi

Giriş

SSCB’nin mutlu bir genciydim. Ailem işçi sınıfındandı. Orta okul yıllarımda ise komünizm hiyerarşisinde bir piyoner. Sene 90’ların başı ailemin yaşadığı Sibirya’dan Çeçenya’ya taşınmıştık. Sibirya’nın o dondurucu soğuklarının olduğu Yamal-Nenets bölgesinden Karadeniz iklimi olan Çeçenya’ya gelişimiz beni sevindirmişti. Çeçenya’ya geldiğimizde SSCB parçalanma dönemleriydi. 1991-1992 yıllında biz bir şey anlamadan SSCB tarih olmuştu. SSCB parçalanırken, Gorbaçov kimisine göre kahraman, kimisine göre de hain ilan edilmişti. Benim için bir Rus lider, Rus halkı için sevinç, Çeçenler için ise, sürgün halkın özğürlüğüdü.1944 sürgünü Çeçen halkında büyük yaralara sebep olmuş, devlet özlemiyle yanıp tutuşan halk SSCB’nin dağılmasıyla şahlanarak ayağa kalkmış ve yeni bir direniş için Rus işgaline karşı Kuzey Kafkasya’da yaklaşık beş asırdır büyük direnişin lideri aynı zamanda da, bölgede bulunan ayrılıkçı hareketlerinde destekleyicisi olmuştur. 

Saslanbek Isaev gazeteci/yazar Luhansk 2015 y.

Çeçenler karakter olarak geçmişte yaşadığı zulmü, nefreti ve intikamı unutmazlar. SSCB’nin onlara yaşattığı herşeyi silmeye hazır bir halkta değildi. Zorla sürgüne gönderilen bu halkın intikamınıda mirasçıları alacaktır. Çeçenlerin genetiklerinde devlet olmak var olduğundan SSCB’nin yıkılışınından bir yıl sonra 1991 yılında yapılan seçimlerde Çeçenistan bağımsızlığını ilan etmiş ve Rus birlikleri Çeçenistandan çekilmiştir. Rus ordusunda eski bir General olan Cevher Dudayev Cumhurbaşkanı olmuştur.Soğuk savaş yıllarında Rusya ve ABD şampanyalarını yudumlarken, Bizler SSCB’den kalanlari sobalarımızda yakıyorduk. O yıllarda WW3.0’ın şahitlerinden biri olacağımı söyleselerdi gülerdim. 90’lar da Rusya Çeçen savaşlarını da yaşayıp göreceğimi de sanmıyordum. Yaşamım boyunca iki Çeçen savaşını da gördüm. Ukrayna, Suriye, Dağlık Karabağ.

WW3.0’ın İlk Kıvılcımları

Bu WW3.0 ne zaman başladı? Terörle mücadele adı altında başladı. Hibrit savaşının ilk kıvılcımları SSCB’nin dağılmasıyla başladı. ABD soğuk savaşta yendiği SSCB sonrası dünyayı kendine göre dizayn etme çabasına girdi. Demokrasi ihracatı adı altında yeni dünya düzenine şekil vermeye başladı. ABD iyi polis, SSCB kötü polis rolü ile Avrupa ülkelerininde desteğini arkasına almıştı. Evet SSCB yıkıldı, yıkılınca da ABD’nin artık askerleri varlığınında geri çekilmesi gerekiyordu. Ne ABD askerlerini geri çekti, nede adil ve serbest ticaret oldu. SSCB dağılırken içindeki etnik grupları kullanan ABD onları oyuncak gibi yönlendirip, islamı hedef göstererek toplumda korku ve sindirmek suretiyle şiddeti tırmandırıyordu. Bu dünya düzenini inşa ederken demokrasiyi kalkan olarak kullandı. Bunda hayli başarılı olan ABD yeni terör kuruplarını kurarken, bunları dikta kuklaların eline vererek daha kullanışlı hale getirdi. 

1994-2008 yıllarında Rusya Çeçenya halkına bomba yağdırırken, Çeçen direnişçiler ABD ve Avrupa’da terörist ilan edildiler. ABD ve Avrupa kontrol edemedikleri direniş ve gruplara rahatlıkla terörist ilan edebilmekte hatta bu gruplar müslümansa haklı olup olmamalarıyla ilgilenmezler. Çeçen halkıyla ilgili dünya kamuoyunda öyle bir algı yaratıldı ki, ‘’kafa kesenler’’ olarak anılmaya başlandık. Çeçenya’da 1994 – 2008 yıllarında iki savaş yaşadı. Her ikisi de ağır sonuçları olan savaşlardı. Birinci savaşı Çeçenler, ikinci savaşı Ruslar kazandı. Bugün geriye bakıldığında ikinci savaşın bugünkü hibrit savaşlarının prototipi olduğunu anlamak mümkün. Ortadoğu, Gürcistan ve Ukrayna savaşları Çeçenistan savaşıyla başlar. WW3.0 Biz Çeçenler o savaşın cephelerinde mücadele verirken dünyanın yarısı bizi terörist diğer yarısı da Ruslara karşı kullanılacak iyi bir enstruman olarak görüyordu. Rus ve Çeçen sorunu detaylı anlamadan yazdıklarım biraz abartılı gelebilir ama Suriye’de savaş devam ederken, Rusya’nın Suriye’ye neden müdahale yaptığını ve Çeçenistan, Rusya arasındaki bağımsızlık savaşının artık bir hibrit savaşına nasıl dönüştüğünü, günümüzde de nasıl devam ettiğini daha iyi anlayacaksınız. 

Ruslar Çeçenya savaşıyla hibrit savaşına karşı hayli önemler aldı ve bu savaştan galip çıkmayı da başardı. Öncelikle Ruslar Çeçenya’da dış müdahaleye izin verdi ardından yoğun propaganda ile iç kamuoyuna sert karşı hamle yaptı. Çeçenler Rusya’nın oyununu anladıklarında kaybedilmiş bir savaş, yıkılmış bir vatan, yorgun bir halk vardı. En acısı ise 1992’de çıktığımız yolun daha da gerisindeydik SSCB dağılmasıyla post Soviyet bölgesinde bir sürü anlaşmazlıklar yaşandı. Bunların çoğu kısa veya uzun savaşların geçici ateşkese dönüşmesiydi. Azerbaycan ve Ermenistan meselesi ile Gürcistan, Çeçen savaşları, Kosova, Irak işgali, 11 Eylül, Afganistan işgali ve bu ülklerdeki ayrılıkçı harekatlar ve post devrimler bunlara örnektir. 90’ların başından gümüzde kadar yaşanan Arap Baharı, Kırım’ın ilhakı, Gürcistan Rusya savaşı ve DONBASS sonrasında da Suriye bu savaşlar, devrimler o kadar hızlı yaşandı ki! Bir gün baktık 2. Dünya savaşından, soğuk savaşa, hibrit savaşlarından, bugün WW3.0 olarak adlandırılan savaşa geldik. 

Bu tür savaşlara hibrit savaşı adı konulmasının nedeni ise, savaşın eskiden oldu gibi cephelerde değil, küresel güçler arasında yaşanmasıdır. Cephe savaşlarında, çatışmanın yaşandığı yerler bellidir. Hibrit savaşlarında ise cephe savaşları yaşanmıyor. Taşeron terör örğütleri üzerinden, kitleleri tetikleyerek kansız devrimler veye ekonomik darbeler üzerinden meşru hükümetleri düşürerek yapılmakta. Kanlı ya da kansız cephe çizgisi olmadan yaşana bu savaşlar devletlere ciddi zararlar vermekte. Cephe savaşlarında olduğu gibi bu savaşında bir tarafları vardır. Bunlar genellikle televizyon ekranlarında, gazetelerde kısacası ana akım medya üzerinden taraf olan uzman yorumcular, yazarlar, araştırmacı veya akademisyenler tarafından kitleleri yönlendirerek yapılmakta. Bu ana akım medyada komplo teorileriyle, hayatın gerçekleri tamamen karışmış hatta korkunun hakim olduğu bir ütopya yaratılmak istenmektedir. 

Sosyal medyada ise bilgi akışı hızlı olduğu için algı operasyonları daha rahat yapılmaktadır. WW3.0 savaşları her ülkenin kapısını çalabilecek düzeyde bir savaş stratejisidir. Biz ve bizim gibi araştırmacılara düşen görevde bu savaşları anlayıp, araştırmak ve doğru olanı aktarmak düşüyor. Bu konuda başarılı olmak doğruyu aktarmak ayrıca önemli. Bu kitabın yazılış amacına gelirsek, kitabımda küresel güçlerin taraflarını detaylı ayırmak yerine, küresel iki büyük gücün doğu ve batı bloğu olarak görmekte fayda var. Bu iki büyük gücü küresel denge gücü olarak görüyorum. Küresel güçler ittifaklardan oluşmakta, ittifak dahilinde olan ülkeler zamanla safta değiştirebiliyor, bazende her iki blokta olabiliyor. Her iki güç içinde olan ülkeler çoğu kez denge siyaseti yürüterek kendi alanlarını genişletebiliyor. Hibrit savaşlarının en önemli özelliği herkes herkesle savaşıyor görünsede herkes dost veya ortak. Müttefikler arasında kim en iyi kimi satar ya da kazık atarak iyi dost olarak görünüyorsa o bu savaşın en iyi kazananı oluyor. Bu savaşta ekonomik, askeri, kitleleri yönlendirme, milis güç ve diplomasiyi en iyi kullananın üstün gelmesidir. Bazı devletler aç kalma pahasına ulusal çıkarlarından taviz vermeden sıkı pazarlık yaparak WW3.0 ayakta kalmaları mümkün.

Mart 2018 yılında RUSEN için yazılmış bir rapor.

Rusya’nın Çeçenistan’a müdahale ve Çeçen sorunun çözümü.

Grozny, Çeçenya 8 mayıs 2019 yılı foto: Saslanbek İsaev

Rusya’nın Çeçenistan ilişkileri üç yüzyıldan fazla devam ediyor. Bu süreç içerisinde Rusya ve Çeçenler arasında olan ilişkiler zebraya benzemekte. Siyah ve beyaz çizgilerle şekillenen bu ilişkilerin son durumu beyazın siyaha geçme aşamasını yaşanıyor gibi. 1999 yılında başlayan İkinci Çeçen savaşı olarak bildiğimiz sıcak çatışma süreci barış halini almış bulunuyor. Rusya’nın desteği ile Çeçenlerin başına geçen Kadırovların küçüğü Çeçenistanı harabe olmaktan kurtarmış adeta masal şehri ve ülkeyi yaratmışken Çeçenistanın sosyal sorunları çözülmemiş durumunda. Çeçen halkı son 16 yılda beyaz çizgi ne zaman bitecek beklentisini yaşamakta. Çeçen halkı bu düşünceyle yatıp kalkarken Rusya ve onun Çeçen müttefikleri dünya’ya biz terörü yendik ve bunu yenen olarak dünya da bizden başkası yok deyimle kendileri ile övünmekte. Peki Rusya Çeçen sorunu nasıl çözdü ve çözdü mü?

Kaos;

Çeçenistan 1991 yılında yapılan seçimlerde bağımsızlığını ilanetmesiyle, 24 yıl sonra Rus kamuoyunda tartışılan konu Çeçen Cumhuriyeti Rusya’ya ne kadar bağlı? En önemli üç konudan bir tanesi. Lakin Rusya bu konular üzerine tartışırken, Çeçenistan’da uyguladığı işgal stratejisi hedefine ulaşmıştı. Sonuçta Çeçenistan bugünkü Rusya’ya bağlı bir cumhuriyet ve Çeçen halkı bundan çok rahatsız değil. Bu stratejinin başarılı olmasının asıl nedeni kaostur. Rusya 1992 yılında SSCB’den kopan sınırlarını kesin düşman olarak kabul etmiş ve o ülkelerde kaos yaratarak korkuya neden olmuştur. 

1994 yılında ise, Çeçenistan’ın bağımsızlık sürecinde Rusya yakındn takip etmiş, askeri müdahalede başarılı olamayınca siyasi müdahalede bulunmuştur. Bugün bile Çeçenistan’da oluşan bütün siyasi güçlerin arkasında Rusya’nın varlığı görünmekte.  Rusya Çeçenistan’da siyasi güçler üretirken bu güçlerin silahlandırmasını da yaptı. İlk başta Çeçen halkını silahlandırdı, sonra siyasileri silahlandırarak Çeçen devletinde kaosun tohumlarını atarken, direnişide baltalamış oldu. Çeçenlerin ilk lideri Cevher Dudayev’in Yeltsin dönemi Rusya Savunma bakanı ile Grozni’de yaptığı görüşmelerin videosu hala youtube’da bulmak mümkün. Bu videoda Rusya Savunma Bakanı Graçev ve Dudayev Çeçenistan’da bulunan Rus üslerini Çeçenlere teslim etme sürecini konuşuyor. Graçev ve Dudayev yarı yarıya paylaşırız anlaşmasına varıyor ve bu şakilde Rusya’nın askeri birlikleri Çeçenistan’dan çekiliyor. Rusya’nın askeri varlığı diğer bütün bölgelerde devam ederken, Çeçenistan’da kısa bir dönemde Rus askeri varlığı sona eriyor. 

Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan’da tam tersine askeri varlığını güçlendiren Rusya, bağımsızlığını kabul etmediği Çeçenistan’da ise çekilirken arkasında bıraktığı silahları Çeçen halkına bırakıyor. Cevher Dudayev’in yönetimi üsleri teslim alırken bu üslere yapılan provokatif saldırılar sonucu Çeçenistan’daki üsler halk tarafından yağmalanmaya başlıyor. İlk önce halkın içinde bilgi salan provokatörler daha sonra Ruslardan geri kalan herşeyin Çeçen devletinin değil, Çeçen halkına ait olduğunu yayıyorlar. Halk da kendine ait olanı almaya gidince az sayıda üsleri koruyan Dudayevin askerleriyle karşılaşıyor. Kalabalıklaşan grubun içinden çıkan provokatörler halkı tahrik ediyor. Çeçen askerleri halka karşı silah kullanmayınca halkta depoları. 

Aynı durum 22 sene sonra doğu Ukrayna’da yaşandı. Ukrayna askeri üslerine saldıran siviller özellikle yönlendiriliyor ve askerlerin sivilere güç kullanmayı ret edince halk ile asker karşı karşıya geliyor. Böylelikle doğu Ukrayna’daki Rus yanlısı ayrılıkçılarda kısa süre içinde silahlanmış oldular. Rusya’nın 1994’te başlattığı kamu düzeni kurma operasyona kaos yaratmanın temeliydi. Rusya askeri operasyonlarda hiçbir zaman Çeçenlere üstünlük sağlayamadı, bu nedenle Dudayev’ e karşı olanları hep destekledi ve Çeçenler içinde fitne çıkarıp bölmeye çalışsada başarılı olamadı. Rusya’nın askeri operasyonlarının başlamasıyla halktan İçkeriye yönetimine büyük destek verildi. Rusya yanlısı olan bütün güçler ise hain ilan edildi. Dudayev ile başlayan Rusya savaşı bir kurtuluş savaşıydı. Halkın büyük kesiminide arkasına alan Dudayev Rusya’nın bir numaralı düşmanı olmuştu. Rusya’nın en iyi stratejilerinden ikincisi ise hapishaneleri boşaltmaktı. 

Askeri üslerin ardından Çeçenistan’daki hapishanelerin önünde sivil eylemler sonrasında toplu firararlar. Bu firarların sonunda af çıkarmak zorunda kalan Çeçen hükümeti iyi kötü adamları ayıramadan tutukluları serbest bırakmak zorunda kaldı. İlk firar edenler Dudayeve karşı çıkan silahlı muhalif grup Lobazanov birliğiydi. Dudayeve muhalif ve bir nevi Çeçenistan’ın Robin Hood’u olarak bilinen Ruslan Lobazonov daha sonra Rus istihbarat elemanı olduğu ortaya çıkmıştır. Lobazanov grubu özellikle Çeçenistan’da huzura ve kanuna karşı kullanılıyordu. Lobazanov ve çetesi Çeçen hükümetine karşı sürekli sorun teşkil eden ve Çeçen kuvvetlerine saldırılar düzenleyen bir çeteydi. Lobazanov çetesi Çeçenler arasında ilk nefret ve kine neden olacaktı. 

Lobazanov’un yarattığı kaos Çeçenistan’da siyasi çatışmalara neden olmuş ve iktidar için kan dökülmesine kadar gitmiştir. Bu kaos Çeçen bağımsızlığına ve Çeçen hükümetinin kurulmasına gölge düşürerek siyasi bir istikrarsızlığa neden olmuştur. İlerleyen zamanlarda bu kavga Sufi ve Selefi kavgasına dönüşmüştür. Rusya Çeçenistan’da güçlü bir devlet yapısını hiçbir zaman desteklememiştir ve Çeçenistan’da oluşacak kontrol dışı istikrarıda istememektedir. Sufi ve Selefi kavgasının öncesinde yaşanan bu çatışma, daha sonra Sufi ve Selefi kavgasına dönüşecekti. Suriye’deki kürtler bu devletleşme aşamasını Suriye’nin eski devlet yapısı dağılmadan PYD unsuru üzerinden ilerletti. Çeçenistan’da ise bu şekilde devletleşmeyi Rusya Çeçen olmayan ama Çeçen grupların içine kontrol edebileceği örğütler yerleştirdi. Bu da Çeçenler arasında anlaşmazlıklara neden oldu. Çeçenlerdeki bir diğer sorun ise seküler komünist sistemden hızla islama dönüşün yaşanması. Bu dönüşü ise kullanan güç batı oldu. Beş asırdır İslam dinini doyasıya yaşayamayan Çeçenler, SSCB’nin dağılmasıyla devletleşme yolunda ilerlerken, İslam dininide özgürce yaşamak istediler ancak Rusya ile olan savaş sırasında Arap ülkelerinden gelen farklı ideolojiye sahip grupların etkisi altında kaldılar. Daha sonra devletleşmek için büyük adımlar atılmasına rağmen içinde bulunan farklı islami grupların anlaşmazlıklarını Rusya ve Batı kontrol ederek, Çeçenlerin kendi içinde bağımsız devletleşmesine izin vermeyecektir. 

Cevher Dudayev zamanında bu oyunu anlıyor ve farklı islami grupların Çeçen islami anlayışını bozacağını ve ilerde büyük sorun haline geleceğinden endişe ediyor. Rusya devlet yapısı olarak kaostan beslendiği için Çeçenistan’da kendi kontrolü dışında devletleşmeye izin vermedi ve Dünya kamuoyuna vahşi, zorba ve radikal Çeçen imajını oluşturdu. Rusya’nın elinde artık yeni bir kaos kozu vardı, Sufi- Selefi kavgası. Bu kavga Rusya’nın Çeçenistan üzerindeki kontrolünü daha da sertleştirmek için iyi bir fırsattı. 1996 ve 1999’da Çeçen halkının tam bağımsızlık fikrinden çaydıracak bir sürü bahane ile Çeçenistan’da sürekli söz sahibi olacaktı. Rusya’nın kaostan beslenme fikrinin güçlenmesiyle Çeçenistan’ın birinci savaştan kazandığı ekonomi tamamen çöktü. 

İkinci savaşta ise Rusya Çeçen imajını zedelemeye ağırlık verdi. İkinci savaş başlarken Çeçenistan’da bir devlet otoritesi yoktu sadece otoriter sahibi birkaç lider vardı, onların arkasında da binlerce asker. Çeçenya’nın o günkü hali, bugünkü Libya gibiydi. Rusya Aslan Maskhadov hükümetiyle imzaladığı anlaşmayı kabul etmiş ama bir yandanda kendisine karşı itibarsızlaştırma çabası içindeydi. Çeçenistan hükümeti bir yandan ekonomiyi kalkındırmaya çalışıyor, bir yanda da Rusya’nın uyguladığı ambargoyla müchadele etmeye çalışıyordu. Ekonomisi yıkılmış ve ambargo altında olan Çeçenistan’da, para kazanmanın bir kaç yolu vardı. Petrol kaçakçılığı, silah kaçakçılığı ve insan kaçırma. Bu işlerle uğraşanlar para kazanabiliyordu. Vergisini bile toplayamayan Çeçen hükümeti insanların sosyal ihtiyaçlarını karşılayamaz olmuş ve ülkede kaos hakimdi. Rusya da açık açık Çeçenlere gayri meşru yollarla para kazanma imkanı sağlamıştı. O dönem Rus medyasında çıkan haberlerde; Rusya’dan kaçırılan, zengin Rus iş adamlarının, Çeçenya’da ortaya çıkmasıydı…? İlginç olan ise, Çeçenistan’da selefi birliklerin bazıları mürted olarak belirledikleri yerli iş adamlarını da kaçırmaya başlamasıydı. Klan toplumu olan Çeçen halkı bu tarz eylemleri hiçbir zaman desteklemedi ve bu bir iç savaşa sebep olmasa bile, şiddetli çatışmalara neden oluyordu. Rusya’nın oligark isimlerinden olan, Berezovski ise Çeçenistana korumasız gelip gidiyordu. Burada tutulan rehineleri ise büyük miktar para karşılığı kurtardığı söyleniyordu. İlk başlarda güçlü cemaatlerin yaptığı insan ticareti daha sonra küçük güçlerin sömürgesi haline dönüşmüştü. Çeçenistan’da insan kaçırma olayları, halkı çok rahatsız ediyordu. Bugün DAEŞ’in yaptığı anlatılan insan pazarı. 1997-1999 yıllarında Çeçenista’nın başkenti Grozni’de yaşanıyordu. Grozni pazarlarında çalıntı araba, silah ve köle insan satın alma imkanın vardı ve bu durum o kadar normalleşmişti ki, insanlar bunu saklamadan yapıyordu. 1999 yılının Eylül ayında, savaş öncesi muhabir olarak gittiğim Çeçenistan’da bir grubun araçlarını çalıntı araba pazarından aldıklarını gördüm. Silahlarını ise yine aynı yolla Zelenıy Rınok olarak bilinen merkezi pazardan, köle ticareti ise Birja denilen ve döviz alım satımı yapılan kara borsadaki sokakta yapılıyordu. 

Rusya Çeçen İçkeriya Cumhuriyetinin kurulmaması için yarattığı kaos ortamı ile halkta korku hakimdi. Ayrıca Rusya’nın 1992-1999 yılları arasında Çeçenistan’a uyguladığı ambargo ile askeri ve  ekonomik olarak Çeçenistan’ı bitirmişti. Ekonomik zorluk çeken Çeçen halkı ise İllegal yaşamaya başlamıştı. Rus istihbaratın (FSB) ise, Çeçenistan’da yapılan bütün illegal işler de parmağı vardı. Hatta 1999 yılında Rus-Çeçen savaşı sonrası Rusya için çalışan Çeçen ajanların arasinda Çeçen İçkeriya yönetime yakın ve Çeçenistan’da söz sahibi olan isimler vardı. 

Burada en masum isim ise, Çeçenistan Müftüsü Ahmed Kadırov’du. Ahmet Kadırov’un Rusya’ya yanaşması tamamen dini sebeblerden idi. Kadırov Rusya’yı arkasına alıp selefilere karşı mücadele etme çabasındaydı. Çeçenistan’da otorite olarak bilinen başka Rus yanlısı isim Yamadayev kardeşlerdi. Yamadayev kardeşleri daha sonra Rusya’nın askeri istihbarat özel timi Vostok olarak ortaya çıktı. FSB’ye bağlı Movladi Baysarovun birliği Gorets de ifşa olanların bir kısmıydı. Başka bir çok haydut birliği ise Rusya tarafından kullanılmış ve savaşta öldürülmüştü. Bir kısmıda Çeçenler tarafından temizlenen bu haydutlar, Çeçenistan’daki bir çok kaos ortamı için kullanılmıştı.     

Askeri operasyon;

Rusya Çeçenistan’da iki defa askeri harekat yapmıştır. Ancak Rusya’nın tek güç kullanma açısından bakıldığında başarılı sonuçlanmamıştır. Rusya’nın Çeçenista’nı çökertme çabaları ancak siyasi, askeri, insani ve istihbari çalışmalarını aynı anda yürütülmesi ile sonuç vermiştir. Rusya Çeçen sorununda Çeçenlerin Rusya’ya bağlı kaldıkları, ithat ettikleri sürece istediklerini ve haklarını verdi. Bu ikna etme süreci ile Çeçen halkında da çözülme sürecini başlamıştır. 

Günümüzde Çeçenistan tamamen Rus yanlısı fakat yerel unsurlar tarafından yönetilmektedir. Her defasında Çeçenistan’a askeri operasyonda bulunan Rusya,1994-1996 yılları arasında birinci operasyon, 1999-2007 ikinci operasyon olarak gerçekleştirmiştir. Rusya ve Çeçenistan arasındaki bu iki savaş Çeçen halkına ağır bedeller ödetmiştir. Rus askerlerinin Afganistan savaşı sonrası Çeçenistan savaşı en zor ve çok kayıp verdiği savaşları olmuştur. Her iki taraf için de ağır bedelli olan savaşlar her iki tarafın barış istemesiyle durulmuştur.

Rusya’nın askeri operasyonları anlatması kolay fakat yaşanmış en acımasız savaşlardan biri olmuştur. Rusya Çeçenistan arasında yaşanmış birinci savaşta askeri acıdan kaybedeni Rusya olmuştur, ikinci savaşta ise Rusya hazırlıklıydı. Rusya ikinci savaş sonrası Çeçenista’nın yerleşim merkezlerini yerle bir etmiş ve kesin zafer kazanmıştı. 1999 yılının Eylül ayında ise askeri operasyon başlamıştır. Rusya 2000 yılının yazında bütün cephe savaşlarını bitirmiştir. Gürcistan ve Çeçenistan sınırı da kontrol altına almıştır. Rusya 1994-1996 yılında yaptığı operasyon ile askeri ilerleyişini ovalık bölgelere kadar ilerletmiş ve Çeçenistan’nın şehir, ilçe merkezlerini kontrol altına almıştır. Rusya ve Çeçenistan birinci savaşında, Çeçenlerin başarılı olmalarındaki sebebi ise Çeçen birliklerinin başında Cevher Dudayev ve Aslan Maskhadov gibi SSCB’nin rütbeli askeri isimlerinin olmasıydı. Rusya ve Çeçenistan’ın ikinci savaşında çeçenlerin başarısızlığın nedeni merkezi cephe yönetiminin olmaması ve çeçen birliklerin Selefi- Sufi kavgasından dolayı farklı merkezlere ayrılmış olmasıydı. 

Selefi birlikleri Maskhadov yönetimini kabul etmeyip, savaşın ilk aylarında Rusların üstünlük sağlamasına yardımcı olmuştur. Rusya’nın Çeçenistan’a yapmış olduğu ikinci savaşta, Çeçen birliklerinin kaybetme nedeni fitneydi ve bu nedenle Çeçenistan hızla toprak kaybetmiş ve halkı da hayal kırıklığına uğramıştı, bununla beraber halkın çeçen birliklerine lojistik desteği de azalmıştı. Rusya ve Çeçenistan’ın birinci savaşında Çeçen birliklerin lojistik merkezler oluşturmasına ve gıda depolamasına ihtiyaç yoktu. Çünkü istedikleri köylerden istedikleri kadar gıda ve mühimmat yardımı alabiliyorlardı. İkinci savaşta ise bu destek kısıtlıydı ve bir çok köy selefi grupların girişine izin vermiyordu. Bu köylerde köylüler koruyucu birlikler oluşturmuştu ve köylere silahlı grupların girişleri engelleniyordu. Selefi grupların lojistiği sistemleştirilmişti ve dağlarda bu gruplara ait depolar yapılmıştı fakat Rusların istihbaratı bunlarını çoğunu tespit etmiş ve ele geçirmişti. 

Birinci savaşta Rus askeri birlikleri yeterli top atışı ve hava desteği olmadan yerleşim merkezlere girerken dünya kamuoyunu rahatsız edici bombardımanlardan kaçınmaya özen gösteriyordu. Bu sözde titizlikte savaşan ruslar tarafından onlarca toplu katliam yapılmıştı. İkinci savaşta Rusya Çeçenistan’da taktik nükleer ve kimyasal silahın dışında elinde olan bütün imkanları kullanıyordu. Çeçenistan’da ilerleyen Rus askeri birlikleri, Rus birliklerine karşı olan yerleşim merkezlerini ağır bombardımana tutuyordu. Bu bombardıman sonrasında ise Rus birlikleri bu köy ve kasabalarda kalan enkazı temizlemek için giriyordu. Her iki savaşta da en ağır çatışmalar Çeçenistan’ın başkenti Grozni içindi. Rus birlikleri birinci savaşta Grozni’ye girişi kuzeyden olmuştu, kuşatma yaşanmamıştı. Grozni’nin Güney tarafı Çeçen birlikleri tarafından sıkıca korunuyordu. İkinci savaşta ise Çeçen birliklerinde merkezi yönetim olmamasından dolayı Grozni savaşın ilk üç ayında kuşatılmıştır. Grozni’yi savunan Çeçen birlikleri en ağır kayıplarını bu kuşatmadan çıkarken vermiştir. 

Ruslar tarafından çevrilmiş olan Grozniden Çeçen birliklerin ayrılması sırasında Komutan Şamil Basayev’de mayına burada basmıştır. Rusya’nın kuşatması ve Çeçenlerin başarısız Grozni savumasından sonra binlerce şehit vermesiyle sonuçlanmıştır. Grozni’yi terk eden Çeçen birlikleri yaralılarıyla birlikte dağlardaki üslerine ulaşmaya çalışıyordu ancak mevsimlerden kış olması üslere ulaşmayı zorlaştırıyordu. Binlerce Çeçen askeri hastalanmış veya donmuştu. Rusların Grozni’yi kuşatma opersyonunda Gürcistan sınırını kapatmış, dağ bölgesine komando birliklerini yığmış ve yüksek yerlerdeki kontrol noktalarındada birliklerini yığmıştır. Böylece Grozni’ye takviye ekibinin işi daha da zorlamış ve Grozni’den çıkan çeçen birliklerin dinlenme imkanı olmadan sürekli savaşmasına, yorgun ve yıpranmış çeçen askerlerin kayıp vermesine neden olmuştur. Bu her detayı ustalıkla hesaplanmış operasyonla Rusya Çeçen birliklerine karşı her açıdan üstünlük sağlamıştır. Yaşanılan bu acı kayıplardan sonra, bir çok Çeçen komutan cephe savaşına dönme imkanı bulamadılar ve Çeçenler 2000 yılın Şubat ayından sonra geri kalan birlikleriyle gerilla savaşına odaklandılar. 

Birinci Çeçen Rus Savaşında; Çeçenlerin uyguladığı strateji ise cephe savaşı ve gerilla savaşını aynı anda yürütmekti. Cevher Dudayev ve Aslan Maskhadov’un tecrubesi ile Ruslara karşılık başarılı savaş yürütülmekteydi. Çeçenlerin birinci savaşta başarılı olmalarının sebebi, cephe savaşlarıdır. Cephe savaşlarında askerin dinlenme şansı vardır, yedek askeri birlikler vardır. İkinci savaşta ise Rusya lojistik kısıtlamalarla Çeçen birliklerin koordinasyonunu bozmuştur. Sonrasında Rusya gerilla savaşıyla devam etmek isteyen Çeçen birliklerinin direnişini bitirmek için askeri operasyonlarına hız kesmeden devam etmiştir. Bu operasyonları hayli başarılı olan Ruslar Çeçenistan’ı yakıp yıkmıştır.

2000 yılında gerilla savaşında da başarılı olamayan Çeçenler dinlenmeye ve geri çekilmeye başladılar. Yaşanılan kayıplar sonrası Çeçenlerde anlaşmazlıkların bedelinin ağır ödenmesinden dolayı 2001 yıllı yazına kadar geri çekilme devam etti. Daha sonra merkezi gerilla savaşına odaklanıldı.Yeniden Çeçenler Ruslar karşında üstünlük sağlıyorlardı ki, 2004 yılında Grozni patlamasında Ahmad Kadirov’un ölümü ile Rusya’nın Çeçenistan siyasetinde değişim yaşandı ve Ramazan Kadirov dönemi başladı. Ruslarda yeni dönemde Ramazan Kadirov ile daha ılımlı yol izleyerek, kontrol altındaki Grozni’yi Ramazan Kadirov’un yönetimine bıraktılar. Böylece Çeçen-Rus savaşı çeçenleştilmiş olup çeçen sorunu oldu.

Kadirov Demokrasisi;

Ruslar Çeçenistan’da sert güç ve yumuşak güç kullanmıştır. Askeri müdahalede sert güç, demokraside ise yumuşak güç. Rusya’nın son dönemlerde geliştirdiği ve bütün büyük güçlerin uyguladığı yumuşak güç baskısına demokrasi denilmektedir. Rusların öne çıkardığı demokrasi kavramı ise Vladimir Putin’in Başdanışmanının kavramı olan; “суверенная демократия” yani egemen demokrasidir. İlk Çeçenistan’da uygulanmıştır. Çeçenistan’da uygulanan Rus demokrasisinde halkı bağımsızlıktan bezdirip, Rusya’ya yarı gönüllülükle bağlı kalmasını sağlamıştır.

Çeçen halkına verilen seçim hakkı 2003 yılında referandum ile başlamıştır. 23 Mart 2003’te yapılan referandum ile Çeçen halkı Rusya egemenliğinde yaşamayı seçmiştir. Referandumda oylanan Rusya ile yaşama arzusu değildi lakin bu bir seçenek olmaktan çıkmıştı. Çeçenler Özerk Cumhuriyet Anayasalarını oylarken, Ruslara olan bağlılıklarınıda oylamış oldular. Bu anayasada Çeçenistan’ın Rusya’dan ayrılmaz bir parçası olduğu yazıyordu. Halk kendi anayasasını oyluyor olsada, Ruslara olan bağlılıklarınıda resmileştirmiş oldular. Sonuçta Rus birliklerinin altında yapılan referandumda özgür irade olamazdı. Bu şartlar altında bu anayasa Çeçen halkı tarafından kabul edildi. 

Çeçen halkı aynı anayasada parlamento seçimi ve Cumhurbaşkanını da seçmiş oldu. Rus tarzı demokrasi ile Çeçenlere öz yönetim imkanı verildi. Kısacası bugün Kremlin tarafından uygun görülen bir Çeçen lider seçilebilir. Kadırov bu Rus demokrasisini totaliter rejime çevirmiş olsada değişen bir şey olmamıştır. Rusya federal merkezin dayattığı demokrasi Kadirov rejiminin yönetimine evrilmiştir. Sadece Rusya Federal merkez burada olası Çeçen seçimlerinde itaatkar adayların belirlenmesinde söz sahibi fakat Kadirov’un istemediği adayın çıkması mümkün değildir. Farklı seçeneklere Kadırov şiddetle direnecektir. Rusya bundan sonra Kadırov’un isteği dışında da burada bir yönetim atamakta zorlanacaktır. Kadirov ve Putin ilişkileri azımsanmayacak kadar güçlüdür. Bu nedenle hayli güçlenmiştir Kadirov yönetimi. Kadirov çevresinde topladığı genç ekip ile geçen 20 yılı iyi analiz etmiş ve Çeçen halkını da yönetimi bırakırsa cumhuriyetin ortadan kalkacağına inandırmıştır. Halk için ise özerk de olsa Çeçen devleti hayati önem taşımaktadır.  

Kadırov Çeçenistan’ı kendisi yönetecek veya yakın akrabası bunun dışında kimseye devretmeceği açıktır. Buna karşı Rusya federal merkez Çeçenistan’da kendi demokrasisinin devamını istemekte. Kadirov’un yerel yönetimi tekelleşmişken, Rusya federal merkezden aldığı demokrasi dahilindeki hakları kullanıyor. Kadırov Rusya’da geçerli olan yerel yönetim haklarını, Çeçen halkına sanki onun becerisiymiş gibi göstermekte. Ana dilde eğitim, etnik Cumhuriyetlerde yerel dilde ve resmi yazışma hakkı, din serbestliği, çeşitli kültürleri yaşatma hakları gibi aslında Rusya’da yaşayan etnik gruplarada bu haklar eşit şekilde verilmiş ve anayasalarında da yazılı. Kadırov’un siyasetinde ise ‘’Selefiliği’’ bitirmek için milliyetçilik ve geleneksel İslam serbestliği üzerine yürütülmektedir. Rusya demokrasinin yönetici olarak kendine verdiği hakları kullanan Kadirov Çeçenistan’da İslami Çeçen milliyetçiliği tabanını güçlendirmekte bu tabandan beslenen olası rakip siyasilere engel olmaktadır. Rus demokrasisini hiçe sayan Kadirov çoktan kırmızı çizgileri aşmış bulunuyor. 

Bu metodlarlar Çeçen halkına Rusya’nın demokrasisinden onları kurtarıp, kendi demokrasisiyle daha özgürlükçü olduğunu benimsetmiş olmasıdır. Vladimir Putin’in sıkı dostu ve tartışılmaz sadakatiyle Kadirov’un bu uygulaması Rusya’nın askeri kanadı tarafından kabul görmüyor hatta sert tepkilere neden olmaktadır. Kadirov yönetimi Çeçenistan’da muhafazakar kitleyi barkasına almış, muhalifleri ise korkutmuş veya devre dışı etmiş bulunuyor. Muhafazakar kesimin olası ağımsızlık direnişe karşı desteğini de böylelikle bitirmiştir. Marjinal bağımsızlık taraftarı ve İslamcı grupların dışında halkın ılımlı olan çoğunluk desteğini alan Kadırov savaşın kazanan tarafı olmuştur. 

Rus askeri kanadı Kadirov’u onların zaferlerini çalan, eski Çeçen direnişçi sonuçta yaşatılmaması gereken bir düşman olarak kabul etmektedir. Çeçen güçlerin Rusya ile anlaşanı da düşman olarak görmeye devam eden rus askeri kanat Kadirov’un da bir numaralı düşmanı olmaya devam etmektedir. Rus askeri kanada göre en iyi çeçen ölü çeçen olmaya devam ediyor. Bu şahin kesimin gözünde Çeçen savaşı ise devam etmektedir. Kadirov Rusya’nın anayasal demokrasisini uygulamamaya devam ederse, Rusya Çeçenistan’daki Miliyetçiliğin güçleneceğinden, İslamiyetin güçleneceğinden ve asimilasyon politikalarının zarar göreceğinden endişeli dir. Kadırov yönetimi biraz daha uzarsa Rusların uyguladığı kaos ve askeri çabaları boşa çıkmış olacaktır. Çeçenistan siyasi olarak İçkeriya dönemine dönmüş olacaktır ve Rusya’nın da 24 yıl sonra Çeçenistan’da yenilgi kabul etmese de tam başarılı olduğunu ilan edemez.  Bu durumu takip eden rus araştırma merkezleri ve istihbaratı basında bağıra bağıra bu durumu duyurmaya çalışmaktadır.

İstihbarat;

Çeçenistan’da istihbarat toplamak ve istihbari faaliyetleri yürütmek Rusların en çok önem verdiği faaliyettir. Ruslar Çeçen halkının içinden istihbarat toplamak için başvurduğu yöntemlerin başında Çeçenleşme (Çeçen gibi görünen Rus ajanlar) vardır. Çeçenlerin en önemli özelliği kapalı bir toplum olması ve dışarıya fazla bilgi vermemesidir. Fakat halkın içinde çok fazla gizli konu yoktur. Çeçenlerin içerisinde konuşulan konular Çeçen olmayan insanlara aktarılmaz. Çeçen toplumunda devlet kurumlarına birini şikayet etmek veya ihbar etmek hala çok büyük ayıp sayılır. Lakin bu bilgiyi elde edebilmek için Çeçenleşmiş olan bir ajan yeterlidir. Bunun dışında Çeçen toplumunda bilgi sahibi olmak çok zordur. 

Başka bir değişle Çeçenlerin güvenine sahip olmakla Çeçen halkı o kişiyle bilgi paylaşımında bulunur. Rus istihbarat birimleri ise bu tarz insanları kullanarak Çeçenlerin içinden bilgi toplamaktadır. Ayrıca Çeçenistan’da Ruslar teknik imkanları geniş çapta kullandıkları halkın büyük kısmı dinlendiği bilinmekte. Çeçenistan’da çok özel konular iletişim araçları kullanılarak konuşulmaz. Çeçenistan’da en iyi istihbarata sahip olanlar yine Kadirov’un istihbaratıdır. Kadırov Ruslarla bu bilgi paylaşımı sınırlı yapmaktadır. Rusların Kadırova karşı olan tepkisinin bir nedeni de budur. Çeçen asıllı bilim insanlarının yaptığı araştırmalar, Rusya’nın araştırma enstitüleri tarafından kullanılıyor. Ayrıca Çeçen toplumun içinde yaşayan Çeçen olmayan ama asimile olmuş diğer etnik gruplarda Rusların istihbari ihtiyaçlarını karşılamakta. 

Rusların Çeçenistan’da kullandıkları en yaygın istihbarat toplama yöntemi ise işkencedir. Bu şekilde halk içinden bilgi toplayan Ruslar çoğu zaman Çeçenistan’da başarıya ulaşmakta zorlanıyorlar. Ruslar bu tür başarısızlıklarını örtmek için katliam ve savaşa başvururlar. Dünya’nın hızla dijitalleşmesi Rus istibaratının işini kolaylaştırmıştır. Çeçenlerin lüks yaşam tarzı kullandıkları dijital aletleri her aileye girmesine sebep olmuş ve Rus istihbaratınında işini kolaylaştırmıştır. Özellikle sosyal medya da paylaşılan bilgiler Çeçen toplumun içinden bilgi toplamasını kolaylaştırmıştır. Çeçen direnişinin başlamasının ana nedenlerinden biride Rusların Çeçen halkının kapalı yapısını bozmak ve değiştirmek istemesindendir. Çeçenler bu adımları kendilere karşı asimilasyon baskısı olarak görür ve karşı tepki verirler. Bu tepkinin sonucu yeni bir direniş olur. 

Ne kadar kapalı bir toplum olsada da Çeçenlerin içerisinde de zayıf halkalar mevcuttur. Bu halkalardan akan bilgi akışı değerli ve sürekli hale getirmek için Rus istihbarattı özellikle çalışır. Rusya ve Çeçenistan arasında yaşanan iki savaşta da bu bilgi açığını Ruslar çok iyi kullanmıştır. Çeçenler çoğu bilgiyi Ruslara doğru aktarmamışlardır. Rusların toplumları detaylı analiz etme merakı Çeçen halkı içinde geçerlidir. Çeçen halkını bilimsel incelemiş ve araştırmıştır. Çeçen halkının tepkilerini ölçmüş, eylemlerini ve tahrik unsurlarını en ince ayrıntısına kadar incelemiştir. Çeçenlerin en bellirgin özelliklerinden biride inatçı bir halk olmaları, bunu bilen Ruslar bir çok kez yumuşak gücü kullanarak Çeçen halkın vereceği tepkileri ölçmüşlerdir. Rusya’nın Çeçenistanda sivil araştırma merkezleri dahil polis, askeri ve istihbarat büroları mevcuttur.   

Göç ve Kalkınma;

Ruslar Çeçen sorunu çözerken kullandığı yöntemlerden biriside göçtür. Çeçenista’nın tarihi sürgün ve göçlerle doludur. Bunlardan en son ve en önmelisi Orta Doğu’ya askeri göçtür. Elbette Avrupa’ya da sivil göçler olmuştur. Her iki göçü Ruslar teşvik etmiş tır. Avrupaya yapılan göç Ruslar tarafından fonlanmaktadır ve Rus propagandasıyla yapılmaktadır. Orta Doğu’daki askeri göçün sebebi ise Kafkasya’da direnişin zorlanması ve Şam toprakların’da yaşanan savaşın sözde kutsallığı olmuştur. Rusya’da Kafkasya’dan savaşçı akışını teşvik etmiştir. Bu göç Rusları sosyal sorumluluktan ve askeri sorunlardan kurtarmıştır. 

Avrupa’ya giden 300 bin Çeçenin çoğu Çeçenistan’daki akrabalarla sürekli irtibatta kalıyorlar ve Avrupa’dan onlara maddi yardım desteğini sağlıyorlar. İşsizlik ve başta sosyal güvence yükünü hafifleten Ruslar aynı zamanda nüfus kontrolü de yapmış oluyorlar. Rusların bu politikası bir zamanlar Çarlık Rusyasındaki etnik grupları Osmanlı topraklarına göçe zorlayarak yapmıştır. Bu nedenle Rusların bu politikası yeni olduğu söylenemez. Rusya bu göç teşviki ile kendisine karşı ayaklanma yaratabilecek grupları uzaklaştırmakta dır. 

Geri dönüşüde zorlaştıran Rusya bu şekilde dışardan gelebilecek tehditleride aza indirgemiş olmaktadır. Özellikle kalkınma programları ile Çeçenistan’ı paraya boğan Rusya, hem göçü kontrol altına almakta hemde  kalkınma programları dahilinde Çeçenistan’da inşa ettiği okulları ve üniversiteleri takip ederek buralardan ayrılıkçı düşüncelerin kontrol altına almaktadır. 

Çeçenistan’da resmi okullarda ve yüksek öğretim kuruluşlarda hiç bir şekilde resmi ideoloji veya propaganda harici faaliyetlere izin vermemektedir. Bunu dikkatlice takip eden Rusya ve Kadirov yönetimi yeni yetişen nasillerin Rusya’nın var olan şartlarına uygun “vatan sever” nesiller yetişmesini istemektedir. Rusya’nın kalkınma ve ekonomik destek programlara ayırdığı ödeneklerin, hibelerin ve yerel bürokratların kurduğu yolsuzluk sistemi rağmen Çeçen ekonomisine yatırım olarak kullanılmaktadır. Rusya Çeçenista’nın tam bağımsız ekonomi kurmasına izin vermezken Rusya’ya bağlı ekonomi sistemi ile hızla gelişmesine destek vermektedir. 

Özellikle Turizm sektöründe Rusya’ya bağlılığını artıran sektörlerin gelişmesine destek verilmektedir. Bu şekilde iç turizmi Çeçenistana akmasını sağlamaya çalışan Rusya bu durumu asimilasyon politikalarına da faydalı olacağını öngörmektedir. Rusya bu politikalarla iç göçü de tetikleyen ve destekleyen unsurlarında önünü kesmektedir ve ayrıca Rusya Çeçenistan’da hızla büyüyen genç nüfüsü Uzak Doğu bölgelerinde taze iş gücü olarak kullanmayı da planlamaktadır. Rusya’nın desteklediği bir başka sektör ise tarım ile hayvancılık. Bu sektörlerin gelişmesi Rusların gıda ve et ihtiyacını karşılaması ve Çeçenlerinde Rusya ekonomisine bağımlı hale gelmesini amaçlamaktadır. Bu şekilde Rusya’ya bağlı olan yerel ekonomi gelecekte bölgede yaşayan insanların Rusya’ya karşı isyan etmesini önlenecektir.

Sonuç;

Rusya Çeçen sorununu çözerken, Rusya 1996 yılında Çeçenlerle olan sorunu, Çeçenlerin iç savaşına dönüştürerek ‘’Çeçenleşme’’ kavramının çözülmesine neden olmuş ve kendine yakın itaatkarlarada güçlü destek vermiştir. Böylelikle Çeçen halkı içinde hedef şaşırtma sistemiyle, askeri müdahale olmadan Çeçenlerin kendi içlerinde kaos yaşamalarına zemin hazırlamıştır. Ruslar böylelikle kendilerinden olanlara iyi adam olmayanlara kötü adam diyerek Çeçen halkı içinde de hedef şaşırtmıştır. Bu kaos ortamında müdahale etmek gereği duyan Ruslar Çeçen iç savaşı sırasında dost görünen yardımlarıyla Çeçen halkına ‘’biz sizin öz yönetiminize karışmıyoruz’’ diyerek kötü adamlara müdahale ediyormuş gibi göründü.

Bu normalleşme süreci dahilinde sürekli Kadirov yönetimine para aktaran Ruslar SSCB’nın dağılımından bu güne kadar Çeçenistan’da yaşayan Çeçenlere emekli maaşı dahil bütün sosyal güvence haklarını sağlamıştır.

Rusya Çeçenlere bugün sağladığı şartlar, bağımsız devlet gibi görünen kendi para birimi, pasaport ve dış politika dışında her türlü özerkliğe sahip olmaları dır. Çeçenler için önemli olan özerk devlet statüsü değil, kendi topraklarında kendi yönetimleri ile yaşamak. Bugünkü Çeçenistan’da bu imkan sunulmuş olsa bile Çeçenler de, Ruslar da bu durumun geçici bir anlaşma olarak görüyorlar. Rusya’nın yavaş yavaş Çeçenleri asimile etme çabaları artarken, Çeçenlerinde bağımsızlık istekleri artmakta. Çeçen sorunun kökten çözülmüş olduğu söylenmez ama federal merkez ve yerel yönetim dialog halinde olduğu sürece her iki tarafında istekleri dikkate alınmaktadır. Böylelikle Çeçenistan’da olası sıcak çatışmalarında önüne geçmek mümkün. 

Çeçenlerin bağımsızlık istekleri beş asır önce başlamıştır.Rusya’nın saldırgan davranışlarına karşı bir isyandı. Tarih boyunca Çeçenler Rusya başlatmadığı sürece Ruslarla savaşmamıştır. Rusya’nın sürekli Çeçenlerin yaşam şekline yaptığı müdahaleleri sonucu Çeçenlerde isyan etmiştir. Günümüzde de aynı sorunu yaşayan Çeçenler Rusya’nın yaşam şartlarına karışmaması halinde Rusya’la savaşmayacaktır. Gelecekte bölgede yaşanacak savaşların sebepleri ya İslami hareket ay da Rusya’nın yönetim değişimi ile değişecek Çeçenistan siyaseti. Rus ve Çeçen ilişkilerine kısa bir gezinti yaptık. Yukarıda okuduğunuz rapordan anladığımız gibi hibrit savaşı sırf askeri güçle yapılmıyor.

Hibrit savaşı silahları, Sivil Toplum Kurumları, İnsani Yardım Kuruluşları, Ekonomi, İstihbarat, Çeteler, Milis Güçler, Terör ve Kaosun yanında kurtarıcı ordu sıfatı taşıyan birlikleri ile yapılmaktadır. 

Küresel devletlerin elinde sanat kültür, sosyal medya, kitle yönetimi, basın ve bir çok enstruman daha var hibrit savaşı içinde. Propaganda ise bu savaşın en önemli aracıdır. Şimdilik Ruslar Çeçen sorununu 2007’de bitirmiş gibi görünüyor. Rusya için sorun olmaktan çıkmıştır. 2008’de Gürcistan savaşı çıktığında, ben o zaman Çeçenya’da iş adamıydım. Medya sahibi bir iş adamı olarak magazin dergisi çıkarıyordum. Rus birliklerinin Çeçenya’da bulunan Hankala üssünden Gürcistan’a gittiği geceyi merakla izledim. Hatta Grozni’nin dibinde bulunan Hankala üssünden çıkan bu askeri konvoya Çeçen’ya sınırına kadar eşlik ettim. 1999 ile 2000 yılları arasıda Çeçenya’da savaş muhabirliğine özeniyordum ama Gürcistan’daki savaşa gidecek kadar bir hırsım yoktu. Gitmedim de.

Memleketim diriliyor ve kalkınırken ben de iyi kazanan bir iş adamı olarak daha savaş muhabirliği yapmak istemiyordum. Dürüst olmak gerekirse para her zaman bir etkendir. 2008 yılındaki Gürcistan savaşı Çeçenya’dan sonra Rusya’nın ikinci WW3.0 cephesiydi. Rusya WW3.0 savaşı sözde kendi topraklarından dışarıya taşımıştı. 2000 yılında da Vladimir Putin’in devraldığı Rusya’nın batıya ilk baş kaldırmasıydı. Gürcistan’da yaşanan savaş aslında Gürcistan’ın haklı olduğu fakat zamanlama ile sunum açıdan başarılı olamadığı cephede ise kaybettiği bir savaş olmuştu. Rusya Çeçenya’yı zorla federasyonda tutma hakkını kendinde saklı olduğunu beyan ederken, 2007 yılında Gürcistan’da da aynı hakkı kullanmak ve iki ayrılıkçı bölgeyi kontrol altına almak istedi. Gürcistan’ın hesap etmediği Rusya’nın tekelci tutumu Rusya’nın Gürcistan’a barışa zorlama operasyona neden olmuştur. Bu zorlamanın sebebi ise ABD’nın Rusya’nın sınırlara fazlasıyla yaklaşması idi. 

ABD yanlısı politika izleyen Mihail Saakaşvili Gürcistan’ı NATO’ya sokma çabasından dolayı Rusları hayli kızdırmıştı. Saakaşvili’nin Rusya’nın tepkisine rağmen NATO hevesi ABD’ye duyguduğu güvenden kaynaklanmaktaydı. Rusya tepkisini sertleştirip Saakaşvili’yi sıkıştırınca ABD Saakaşvili’yi sattı. ABD ulusal çıkarlarına ters düşen her durumda böyle davranmayı sever, Rusya ise kontrol edemediğinde yok etmeyi sever. Burda PKK/YPG gibi terörist unsurlarında ABD’nin çıkarlarına ters düşmesi sonucunda devletlerin arkasında durmayan ABD’nin terörist PKK/YPG’nin arkasında durması zaten beklenemez kolay piyon olmanın ötesine gidemezler.  

Batı taşeron (proksi)güçlerinin başına getirdiği liderleri böyle seçiyor.

Sonuçta Gürcistan’da ABD’ye güvenerek toprak bütünlüğünden olmuştur. 2008 yılında bölgeye yerleşen ABD,Batı ve Nato Rusya’ya karşı yeni bir WW3.0 cephesi açmıştır. Gürcüler ise bunun demokrasi harekatı olduğunu sanarak, seçim bahanesiyle göz ardı edilmektedir. Ancak bunlar Rusya ve Batı kavgasının diğer yüzü asıl mesele Gürcistan’da açılan cephe ile Rusya ve Batı arasındaki sessiz savaş devam etmekte. Zaman ve strateji en önemli unsur. ABD senatosunda yükselen sesler ise, Karadenizde Rusya’ya karşı daha sert müdahale edilmeli tarzında bu açıklamalar savaşın askeri güce dönüşme ihtimalinin yaklaştığını ve Gürcistan’ın ciddi zarar göreceğine işarettir. Rusya’nın Gürcistan’ı dize getirmek için 2008 yılındaki müdahalesiyle Rusya ve ABD’nın hibrit savaşı dünya kamuoyuna yansımıştır. 

Çeçenya’da ise 1999-2007 yıllarında yaşanan savaş da hibrit savaşın bir parçasıydı. O zamanlar Rusya’nın gücü bugünkü kadar güçlü değildi ve Putin de sessiz kalıyordu. Aslında ABD’nin hibrit savaşındaki ilk yenilgisi Afganistan’a girmek için Çeçenistan’ı takas etmesiyle başladı. Putin ilk o zaman masaya kabul edilmişti. O günden itibaren Putin masada güçlendi ve masadan ayrılma niyetinde de değil.

Rusya ve Çin’i kontrol etmek için Afganistan’a giren ABD’nın Rusya’nın Çeçenistan cephesinde oyalanmasını fırsat bilerek Gürcistan’a yerleşmesi Rusya’nın sonuçta Gürcistan’a sert müdahalesine neden oldu. ABD Gürcistan ve Afganistan için Çeçenistan’ı gözden çıkarmıştı. Böylelikle ABD Rusya’yı sıcak denizlerden ve Arap yarımadasından izole edeceğini sanıyordu. Gürcistan’dan Ukrayna’ya uzanan devrimlerle ve devlet yönetim değişiklikleriyle Rusya sınırında Ukrayna üzerinden Baltik ülkelerine uzanan bir halka oluşturuyordu. Ukrayna’daki turuncu devrim ile hibrit savaş cepheleşmesi, Kırım’ın ilhakına sebep oldu. Böylece Karadeniz bugün Rusya’nın askeri limanına veya Rusya’nın iç denize dönüşmüş oldu. ABD ve Batının istenildiği gibi Karadenizde deniz kuvvetleri oluşumuna izin verilmedi. Gerçi Türkiye’nin söz sahibi olduğu karadeniz tam olarak rus gölü değildir. 

Ukrayna’daki hibrit savaşında ise, Rusya’nın asıl hedefi ABD’nin piyonları olan ve çoğu zaman kaos için kullanılan örgütlerin karşısında tamamen kontrol edilebilinir yönetimlerin kurulmasıydı. ABD’nın stratejisi farklı örgütler ve siyasi güçleri oluşturmak bu örgütler ABD istediğinde meşru yönetim veya terör örgütü olmakta. Dünya kamuoyuna ise ABD terör örgütlerle mücadele ediyor mesajı vermekte. Meşru olarak adlandırılan örgütler devlet yönetime atanıyor, terör örğütleri ise ABD’nin istediği zaman, istediği bölgede ortaya çıkan ve ABD’nin müdahalesiyle dağılan unsurlar olmanın ötesine geçemiyor. En önemlisi ABD bu oluşturduğu örgütlerin içerisinde kendince iyilere destek verir ve kötülerle savaştırır. Bu savaşta ABD iyi olanı kendine devasa borçla bağlar. ABD Rusya ile olan hibrit savaşının cephesini Kuzeye doğru ilerletip, Gürcistan ve Ukrayna hattı kapatarak Rusya’yı çevirmek istiyordu. ABD rus sınırında yeni kalesi olan Ukrayna’da kitleleri demokrasi ve adalet için sokaklara dökmeye başlamıştı. Ukrayna’da 1992’den beri görev yapan Avrupa Birliği ve ABD’nin Sivil Toplum Kuruluşları Ukrayna halkını devrime inandırmışlardı. Batının bu tür faaliyetleri hayli yaygındır. Küçük bir kıvılcımla başta kansız sonrasında kanlı kaoslarla ellerini kana bulamadan uzaktan kontrol ettikleri devlet karışıklıklarını hayli severler. SSCB dönemi aydınların post SSCB nesillerine yaptıkları en büyük kötülük yeni ulusalcı nesillerin yetiştirilmemesidir. SSCB cumhuriyetlerinde oluşan bu ulusalcı boşluk yüzünden dış müdahaleye ve toplum mühendisliğe müsait toplumlar oluştu. Batı bu müsaitliği kullanırken Rusya SSCB’den kalma muhafazakar ve solcu mirası kullanmaya devam ediyor.

Dağılan SSCB’nın kaynaklarını elde eden kapitalizm ulusalcı anlayışıda yok etti. SSCB sonrası dağılan genç cumhuriyetleri kendilerine ait beylikler gibi algılayan post SSCB yöneticileri ülke içinde yetişen yeni nesillere ulusalcılığı aktaramadılar. Para ile gelen iktidarın sarsılmayacağına ve fazlasıyla güce sahip olduklarını sandılar. Fakat gerçekler çok farklı ve onlar için de felaket olduğunu farketmemişlerdi. Post SSCB cumhuriyetlerin yönetici elitlere değişim sinyalleri Ukrayna’dan geldi. Eski elitler ile yeni elitler arasında yaşanan bu yönetim kavgaları, eski sovyet cumhuriyetlerde halkların demokrasi talebi bu halklara hizmet etmediği gibi tam tersine bu değişim talebiyle çıkan kavgalar küresel hibrit savaşına dönüştü. Değişim toplumlar da ne olduğu anlamadan hibrit savaşın askerleri oldu.

Kırım cephesi

Kırım’ın ilhakı sırasında Anadolu Ajansında serbest çalışan bir gazeteciydim. Kuzey Kafkasya ise benim sorumluğumdaydı. Kırım’a kendi isteğimle gittim. 18 Mart referandum günü Kırım’a yeni ayak basmıştım ve Kırım’ın yeni sahipleri bütün gazetecilerin kaldığı oteli basmış ve gazetecileri toplamıştı. Böylece dünya basını engellemeye çalışan ruslar bir nevi haber akışı tekelleşmeyi becermişti. Neredeyse benden başka kimsenin olmadığı otelde kaldığım için, 18 Mart 2014’te kimsenin dikkatini çekmeden Kırım’ı bir turist gibi gezip, referandumu takip ettim. Sandık başlarında çekim yapma imkanım olmasa da insanlarla sohbet etme imkanım olmuştu. 

Ruslar Kırım opearasyonuna iyi hazırlanmıştı. Sert güç, yumuşak güç ve siyaseti iyi kullanan yerel halkın tarihsel bağlarını da iyi kullanan Ruslar referandumda çoğunluğu elde etmeyi başarmıştı. Sandık başına gelenlerin gerçekten Rusya yanlısı olduğu gözden kaçmıyordu. Tatarlar referandumu boykot etmeseydi bile nüfus azınlığından dolayı referandumun sonuçlarını etkileyemezlerdi. Stalin tarafından sürülen, SSCB döneminde geri dönüşlerine izin verilmeyen Kırım Tatarlarının en büyük korkusu Rusya’nın Kırım’a dönüşüydü. Ukrayna ordusu ise Kırım’da hazırlıksız yakalanmıştı, 2008’de hazır olan Gürcü birlikleri bile 4 gün anca direnmişlerdi. Ukrayna ordusunun rusların karşısında Kırım’da şansı yoktu. Kırım ilhakından sonra birkaç defa daha Kırım’a gittim. Kırım Tatarlarının durumu Türkiye tarafından da yakından izlenmekte oldu için Kırım ile ilgili çalışmalarım oldu. 

Kırım Tatarlarının talihsizliği 21yy da istemeselerde küresel savaşın ortasında kalmaları. Hibrit savaşında cephelerin geçtiği bölgelerde ve orada yaşayan halkların durumu içler acısı. Kırım’ın ilhakında Tatar nüfusu çoğunlukta olsaydı, bu ilhakın kansız olması mümkün olmayacaktı. Tatarların kurban edildiği bu ilhakta Rusların Kırım’daki nüfusun çoğunlukta olması rusların başarılı olmasına neden oldu. Sonuçta Ukrayna’da ve Gürcistan’daki gibi bir cephe yoktu. Kırım’ın ilhakını yakından izleyen bir gazeteci olarak, Kırım’ın ilhakı Rusya’nın hibrit savaşındaki en büyük başarısı oluduğunu söyleyebilirim. Kansız askeri operasyon yapan Rusya daha sonra Tatarların üstüne yürüdü. İşin gerçeği Kırım’da kaybeden taraf Tatarlar oldu. Fakat Tatarlar da bu durumda yaşama devam etmek zorunda ve siyasi olarak farklı taraflarda var olduklarını gözetmek mümkün. Kırım çalışmalarımdan bir yazı da Tatarların durumu analiz etmekte. Aşağıda yer alan çalışma aslında küresel siyasetin etnik azınlıklara yansımasını anlatmakta. 

Kırım: Bir Halkın Zorlu Vatan Mücadelesi;

“Kırım yarım adasını ilhak eden Rusya buranın kararlı bir şekilde kendine ait olduğunu savunurken, bu topraklar için bir damla kan bile akıtmayan Ukrayna ise kendine ait olduğunu ve Kırım’ı geri alacağını her fırsatta dile getirmekte.”

Saslanbek İsaev – Kırım – Kasım 2017

Kırım yarım adası ve bu toprakların bugünkü ülke menşesi uluslararası hukukta tartışmalı bir konudur. Kırım yarım adasını ilhak eden Rusya burayı kararlı bir şekilde kendine ait olduğuna savunurken, bu topraklar için bir damla kan bile akıtmayan Ukrayna kendine ait olan Kırım’ı geri alacağını her fırsatta duyurmakta. Bu iki slav devletin bir türk toprağı olan Kırım üzerinde yaşadıkları çatışma gerçeklerden hayli uzak. Kırım tatarların vatanı olan Kırım yarım adası Kırım tatarları için 1783 yılından beri zorlu vatan mücadelesidir. Rusya 1783 yılında Osmanlı’dan kopardığı Kırım’ı nüfus politikalarıyla izlemiştir. Bu politikaları tarihçiler uzun uzun anlatatırlar ancak tarihten bugüne bu durum hiç değişmedi. SSCB’nın Kırım Tatarlarını Sibirya’ya sürmesi, Ukrayna’nın da Kırım Tatarlarının dönüşünde yaşattıkları zorluklar ve Rusya’nın da bugün izlediği Kırım Tatarlarını Kırım’dan göçe zorlama siyasetinin tek amaca hizmet ettiği görülmekte. 

Kırım’ı Kırım Tatarlarından temizlemek. Kırım Tatarlarını asimile etmek sorunu çözmeyeceği gibi sorunu daha da büyütecektir. Bugün Ukrayna ve Rusya arasında yaşanan Kırım yarım adası kavgası Kırım Tatarların haklarını savunmayı amaçlamıyor. Bu kavganın asıl sebebi Batı ile Rusya çekişmesi ve NATO’nun Doğuya genişlemede başarısız olmasıdır. Ukrayna, Batı ve Rusya kavgasında günah keçisi Kırım Tartarlarıdır. Küresel güçlerin etnik grupların tepkisini kullandığı günümüzde Kırım Tatarları da Rusya’ya karşı kullanılmaktadır. Hiçbir küresel güç etnik grupların sorunlarını çözmez ya da çözmek istemez. Kırım Tatarlarının asıl sorunlarından biride Kırım’a dönüştür. Dönüş sonrası Kırım’da ciddi Tatar nüfusunda azalma olmuş ve çoğu Tatar dönmemiş ya da istememiştir. Şu anki Kırım’daki nüfusda Rusya’ya karşıdır. 

Kırım’da görev yapan Ukrayna askerleri dahil bütün yöneticilerin Rusya tarafından satın alındığını ve Kırım’ı bu yüzden hiç silah kullanmadan teslim aldığını hatırlatmamız yerinde olur. Kırım ilhakının yaşandığı 2014 yılında yapılan referandum süresince hapse atılan, baskı gören ve göçe zorlanan yine Kırım Tatarlarıdır. Ukrayna vatandaşı olan Kırım bürokrasisi ve diğer halklara nedense hiç dokunulmamıştır, hatta bu halklar Rus yanlısı duruşlar ile Rusya’nın Kırım’ın ilhak etmesine de yardımcı olmuşlardır. Kırım Ukrayna döneminde de çok rahat bir eyalet olmamıştır. Ukrayna bürokrasisi Kırım’ı adeta yağmalamış, kiralık bir araç gibi kullanmış, halkı hizmetten yoksun bırakmış, jeopolitik konumundan dolayı elde edilen gelirleri ise ceplerine indirmekle meşgul olmuşlardır. 

Bu bürokrasi 2014 yılında Rusların verdiği rüşvet ile koltuklarını korumak surrtiyle Kırım’ın ilhakına yardımcı olmuşlardır. Bu sorun Kırım Tatarları tarafından da dile getirilmekte. Rusya’nın kanunlarına göre Kırım Tatarlarına yapılması gereken iadei itibar. Bu kanuna göre sürülmüş halklara onların mal, mülk ve hakları iade edilmeli. O zaman Kırım’ın her yerinde bir çok vatandaşın kendine ait bildiği, Tatarlara da ait olan evleri iade etmesi gerekecek. Hala Orta Asya’da ve Ukrayna dahil olmak üzere Kırım dışında yaşayan Tatarların Rusya vatandaşlığına kabul edilmesi ve onların Kırım’a ikametlerine izin verilmesi de mecburidir. Tatarların hızlı nüfuslarındaki artış, burada yaşayan diğer etnik gruplar ve Rusya için ciddi sorundur. 

Kırım Tatarlarının hızlı nüfus artışı, Tatarların kendi vatanlarına sahip olmasına neden olacaktır. Bu gözden kaçmayan ayrıntıları ve ince hesaplamaları yapan yerel bürokrasi, federal merkez ve Batı destekli güçler rahatça okuyabilmektedirler. Bu gün Kırım Tatarlarının Rusya’ya karşı duruşu hem Rusya’nın işine gelmekte hem de Batı çemberindeki Ukrayna’nın. Rusya’ya karşı Kırım Tatarlarını kışkırtmak, onların ayaklanmasını sağlamak Rusya’nın Dünya kamuoyunda imajını zedeleyecektir. Ancak Rusya’da yumuşak güç ile karşı hamlelerde bulunup, Kırım halkına baskı yerine diğer etnik grupların gözünde hain olarak gösterecek ve Kırım Tatarlarını göçe zorlayacaktır. Özellikle Ukrayna’nın Herson bölgesinde Kırım tatarlar için özerk bölgesi kurulması için Rusya’nın planları arasında. Bu özerk bölgesi Rusların ilerde Kırım Tatarlarını Kırım’da haklarını iade etmemek içinde bahane olacaktır. 

Rusya Çeçenistan’dan Suriye’ye kadar yaptığı insan hakları ihlalleri ve katliam suçlamalarını kabul etmeyerek, kendi kamuoyunada kendini haklı göstermiştir. Özellikle Batı’da yükselen islamofobiyi kışkırtan ve destekleyen Rusya her seferinde “islam terörürü” ile mücadelesi adı altında kendisini ayıklamıştır. Kırım Tatarlarının sorunları nasıl ki, Ukrayna döneminde çözülmedi gelecekte de çözülecek gibi görünmüyor. Tıpkı Gürcistan’daki ahıska Türklerinin sorunun çözülememesi gibi. Kırım Tatarlarınında düştükleri en büyük yanılgı diğer etnik gruplar gibi (Kürtler) vb. Batıya sorgusuzca güvenmeleri ilerde kullanılma riskinide arttırmaktadır. Siyaset bir ustalık işi ise bugün Kırım Tatarlarınında iyi usta olmaları lazım ki, haklarını koruyabilsinler. Bu hak arayışında Türkiye’nin Kırım Tatarlarına ciddi desteği gerekmektedir. SSCB’nin kendilerine uyguladığı sürgün sonrası ellerinden alınan haklarını SSCB varisi olan Rusya’dan istemeliler. 

Rusya’nın kendilerine dayattığı “islami terörist” kimliğinden kurtulmalılar. Rusya Kırım Tatarlarının hak istememeleri için kendilerini “islami örgütler” adına başka bir tartışmaya sürüklediğini anlamalılar. Buna karşı Tatarların kendilerine uygulanan bu siyasetin karşısında ve özellikle Rus yanlısı Tatar örgütleri üzerinden haklarını meşru hale getirmeliler. Kendilerini hedef olmaktan çıkardıkları an, baskı siyasetinin yerine karşılıklı anlaşma siyasetine dönüştürmeliler. Kırım Tatarları nüfus planlamasından kaçınmalı ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan’ın Türkiye halkından istediği gibi 3 çocuk isteğini benimsemelilerdir. Kırım Tatarları nüfus artışını sağlayarak adımlarını daha temelli atabilir. Kırım’ın hızlı Tatarlaşması buna bağlıdır. Kırım Tatarcası resmi yazışmalarda kullanılmalı, ana dilde eğitim ve dinlerinde siyasi baskı olmadan yaşamaları için bunlar gerekmektedir. Bunların gerçekleşmesi için Rusya’nın Kırım’dan çekilmesiyle mümkün olacak gibi gözüksede Kırım üzerinde küresel güçlerin planları hiç bitmeyecektir. 

………….

Rusya Kırım’ı ilhak ettiği günden itibaren yaptığı yatırımlarla savaş zoruyla Kırım’ı kurtardığını sanıyor. Rusya’nın en iyi ihtimalle Kırım’ı özel statü halinde bir bölgeye dönüşmeside mümkün. Kırımı ve Kırım Tatarlarını Ezip Geçen Cephe Hattı Kuzeye Doğru İlerledi. Kırım’ın hemen arkasından hareketlenen Donbas’ta ise Ukrayna ordusu çuvallamıştı. Ukrayna ordusunda Batının hazırladığı yeni nesil ordunun olması Ukrayna’yı böyle yenilgiye uğratmıştı. Bazı Ukraynalı oligarklar ve Miliyetçi halkın ortak davranması ve desteğiyle Ukrayna ordusu çabuk toparlandı.

Gürcistan ve Kırım da düzenli ordu ile müdahale eden Rusya Doğu Ukrayna’da ise ordu yerine milis güçlerini kullandı. Batı basını ise Rusya’nın Donbas ve Luhansk’te düzenli ordu kullanıldığı iddia edilmiştir.Savaş devam ederken, 24 Ağustos 2015 yılında ben de İstanbul’dan THY uçağı ile Kiyev’e uçtum. Anadolu Ajansının serbest gazetecisi olarak gittim. Borispol havalimanında içeriye alınmadım. Ukraynalı sınır muhafızları Çeçen oluşum, Rusya vatandaşlığım ve AA’da çalışıyor olmamdan dolayı zorluk çıkarmakta kararlıydılar. Sınır muhafızlarına gerçekten savaş muhabiri olduğumu anlatmam bir kaç günümü aldı. Yeni devrim olmuş eski Ukrayna’yı, yeni Ukrayna’ya değiştiren harekatın Borispol’den ulaşılmadığını anlamam gerekiyordu. Borispol eski Ukrayna’da kalmıştı ve rüşvet vermiş olsaydım hiç sorun olmadan çıkmış olacaktım. Borispol’de sınıra takılmıştım. Ukrayna’ya girmeden Moskova’ya uçtum.

Rusların hibrit savaşlarında sıkça kullandıkları ve Donetsk ve Luhanska’daki tatbikatlarındaki insani yardım adı altındaki operasyonu aklıma gelmişti. Hibrit savaşlarının ustası olan Putin bu operasyonla gurur duyuyordu. Milis gücü, düzenli ordu ile Afadı aynı anda kullanarak kurtarma operasyonu gibi dünya kamuoyuna propangada yapıyordu. Ben de insani yardım adı altındaki birliklerle Donbas’a gitmeye karar verdim. Borispol sınır muhafızlarına karşı 1-0 öndeydim. Rusların Donbas’a gönderdiği Afad insani konvoylarından birine binecektim fakat Donbas’a gitme hayallerim suya düştü. Rus Dışişleri yetkilisi yaptığım başvuruyu ret etmişti. Ukrayna’ya gazeteci göndermeleri mümkün değilmiş. O nedenle ben konvoyla gedemecektim. Rostov’da bulunan Afad konvoyuna başvuruda bulunursam şansımın olabileceği söylendi. Ben de Moskova’dan Rostov’a gittim. Rostov’da umutsuz bir şekilde Rus Afad’ını aradıktan sonra Luhanska girmenin yollarını aramaya başladım. Hayatımda ilk defa komünistler bu kadar işime yaramıştı. Hatta komünistleri sevmeye başlamıştım. Hayalimin şehrine beni ancak  Luhansk’da onların organize ve finanse ettiği milisler götürebilirdi. 

Rusya’nın Luhansk sınırında bulunan Donetsk’e yolla çıktık. (Ukrayna’nın Donetsk şehri değil) Şehrin kırsalında SPA oteli olan fakat aynı zaman da milislerin transit kampı olarak kullandığı bir yere gittik. Telefon defterimde Rus ayrılıkçıların kod adlarını ekledim. İki gün bir gece sınırda bekledikten sonra beni Luhansk’a götürecek bir ayrılıkçı ile tanıştım. Transit kampta kod adı olmayan ilk adamdı ve benim yoldaşımdı. Tanıştığımız akşam sözleşip, ikinci gün sabahı erkenden yola koyulduk. Ayrılıkçıların ve Ukrayna ordusunun karşılıklı cephelendiği siperlerden geçerken, tuhaf bir duygu içindeydim. Savaş korkunç bir şey. Luhansk’a ulaştığımızda mutlu mutlu parlayan AA’nın muhabirini karşısında gören ayrılıkçı basın odası yetkilisi Borispol muhafızlarının şokunu farklı bir versiyonu yaşıyordu. Savaşın tam merkezinde ayrılıkçıların olduğu Ukrayna ordusunun da dışardan kuşattığı bir şehirdeydim. 

O gece konakladığım evin, yürüme mesafesinde Rus basından mensuplar öldürülmüştü. Öyle meşakkatli bir yoldan gelmiştim ki, o gece derin bir uyku uyudum ve sabaha kadar bölgenin grad füzeleriyle vurulmasını duymadım bile. Sabah uyandığımda konakladığım müstakil evin sahibi, beni Luhansk’a getiren adamın eşinin aynı sokakta öldürüldüğünü, hatta daha dün arka komşusununda ölümüne şahit olduğunu anlattı. Konakladığım evin yakınındaki birkaç yaralının olduğu yere gittik. Hayatımda tekrar yaşadığım acı tabloydu ama görevim gereği bunları haberleştirmem gerekiyordu. Geçmişte Çeçenistan’da yaşadığım savaşın benzeri bir savaşın içindeydim fakat bu sefer ölen biz değil bizi öldürmek için gönüllü olan ruslar idi.

Görev gereği Anadolu Ajansına göndermek için bolca fotoğraf çekiyordum. Hibrit savaşı uzmanların kaos çıkarmada ne kadar başarılı olduklarını anlamış oldum. İdeolojik olarak ayrılıkçı olan Rus milislerle görüş farklılığım olmasına rağmen Ruslarla aynı cephede aynı riski paylaşıyordum. Daha dün Rus tanklarının ezip geçtiği benim vatanımın Çeçenistan’ın bağımsızlığıydı. Şimdi Ukrayna paletleri altında ezilen ayrılıkçı Ruslar. Luhansk’ta edindiğim tecrübe, Dağlık Karabağda ve Suriye’de de işime yaramıştı. Ukrayna Luhansk’ta yaşanan hibrit savaşının en ön cephesindeydim. Savaştakilerle yaptığım röportajlarda, kendileri için önemli olan değerlerini savunduklarına inanıyorlardı. Bunun için öldürüyor ve ölüyorlardı. 20 güne yakın Luhansk’ta kaldım ve Minsk anlaşmasının yürürlüğe girmesiyle oradan ayrıldım. Hibrit savaşın cephe sınırları çizilmişti ve Donbas bölgesi sıcak çatışmalardan uzun ve yorucu cephe savaşlarına teslim olmuştu. Beni ise bekleyen başka bölgeler vardı. 

Luhansk’ın da yaşadıklarım hem araştırmacı olarak hem de bir gazeteci olarak çok faydasını görmüştüm. İki çeçen savaşının yaşadığım için Luhansk’taki savaşı bağımsız gözlemleyebildim. Burada yaşayan insanların ellerindeki silahların nasıl devlet propagandası ile yıkıcı bir güç haline geldiğini daha net görebiliyordum. Aynı aile fertleri “ukrop” ve “vatnik” olarak ötekileştirilmişti. Kendi aralarında konuşup, anlaşabilecek bu insanların medya propagandasıyla nefret ile doluydular. Bir de namlunun öteki ucunda paralı askerler vardı. Böylece devletlerin ürettiği yalan haberlerle korkmuş, sindirilmiş ve inandırılmış insanların kendilerini savunmaları gereği ellerine silah almışlardı.Luhansk’ta görev yaptığım tarihten iki yıl sonrası RUSEN tarafından araştırmacı gittim. 

Bölgede artık o savunma iç güdüsünün yerini, yine devlet propagandasıyla başka inançların oluştuğunu gördüm. Artık Donbas’ta büyük Rusya’nın korucusu olarak görev yapan sözde bağımsız halk Cumhuriyetlerinin düzenli orduları vardı.Kocaman Rusya’yı korumak için Rus ordusu yetmiyor, Rus vatandaşı olmadanda faşist Batı’nın gözardı ettiği Rusya’nın koruyucuları olmuşlardı. Donbas’a döndüğümde artık o acemi savaş muhabiri değildim. Suriye ve Dağlık Karabağı da gezmiştim. Türkiye’de de 15 Temmuz gecesi Donbas halkı ile aynı inançla lakin Türkiye için sokağa çıkmıştım. Artık Batı karşıtı, Avrasyacı siyasi görüşüne sahip bir uzman olmuştum. Avrasyacı görüşüm, günümüzde var olan Avrasya ideolojilerine benzemiyordu. Avrasya’da yeni bir demokrasiyle alternatif İslam dini tabanına adaletine ve ideolojisine ihtiyaç olduğuna inanan bir Avrasyacıyım. Bunun farkında olmam olaylara bağımsız yaklaşmama yardımcı oluyor. 

Aslında herkesin sevmediği bir gazeteci tanımı bu. Çünkü biz gazeteciler her şeye muhalif ve her şeyi sorgulayanızdır. Tabi ki ben de araştırdığım toplumunun gömleğini giymeden, o toplumunun isteklerini, taleplerini, sorunlarını anlamakla sorgulamakla hükümlü bir araştırmacıyım/gazeteciyim. Empati yaparak, araştırdığım toplumun gömleğini kesinlikle giyerim. İdeolojiyi anlamaya çalışırım ve en önemlisi onların doğrularına yanlışlarına da iyi çalışırım. Hatta saf tuttuğum tarafı bile sorgularım ama karşı tarafıda araştırmak onları incelemek toplum psikolojisinide anlamalıyım. Rusya’yı iyi okuyabilen bir araştırmacı olmamın sebebi aslında Rusları yakından tanıyıp empati yapabilen biri olmamdır. Aynı şekilde Türkiye’yi ve Türkleri de iyi bildiğimi söyleyebilirim. Donbas izlenimlerimde Rusların, o dönem hibrit savaşında ne kadar geliştiklerini anlamak için önemli olduğunu düşünüyorum.

Donetsk: Savaşın Gölgesinde Yaşam;

“Ortada bir sorun varsa, çözüm de vardır”
Donetsk – Saslanbek İsaev 
Ukrayna’nın doğusunda yaşanan ayrılıkçı isyanın mutlaka bir çözümü vardır. Lakin bu çözüm orada yaşayan halkın iradesiyle olacak gibi durmuyor. Rus yanlısı olarak bildiğimiz ayrılıkçıların hayatını incelemek ve bölgeden çözüme halkın bakışını anlamak için gittiğim Donetsk şehrinden izlenimlerimi paylaşacağım.

Birinci Gün Yolculuk

Donetsk’e gitmek için iki yol var. Biri resmi olarak Ukrayna’dan geçiyor diğeri ise Rusya ile ayrılıkçıların kontrolündeki sınırından. Ukrayna’dan Rus vatandaşlarının ülkeye giriş yasak. Benimde Rusya’yı güzergah olarak seçmeme sebep oldu. İstanbul’dan Rusya’nın Kuzey Kafkasya bölgesine uçtum. Rostov-na-Donu şehirden taksiyle Ukrayna sınırına gittim. Sınırı geçmem biraz uzun sürdü, Rus güvenlik güçlerinin uzayan kontrol işlemlerinin bitmesiyle Rus sınırını geçtim. Ayrılıkçıların Donetsk için tanınmamış cumhuriyet dediği ama resmi olarak Ukrayna’nın Donetsk ve Lugansk şehirlerine ait ve kontrol edilemeyen bölgesinden giriş yaptım. 

Giriş yaptığım Rus yanlısı ayrılıkçıların kontrol noktasında kimlik kontrolündeki memur, 5 dakika da kimlik bilgilerimi bilgisayara girip salıverdi beni. Bu kimsenin tanımadığı butik devlet oluşumuydu. Sınırı geçtiğimde beni bekleyen DNR Enformasyon bakanlığı çalışanı vardı. Luhansk’ta daha öncede çalışmıştım ama orasının ayrı bir butik devlet adı daha vardı kısacası LNR. Donetsk’te beni karşılayan ayrılıkçılar burada bulunduğum süre içinde beni yalnız bırakmadılar. 

Hatta akreditasyon dahil her konuda yardımcı da oldular. Kendileri ile bolca geleceği de konuştuk. Tabi o da başka bir yazının konusu. Sınırı geçtiğimde Uspenkaya gümrüğünden Donetsk’e yarım saatte vardık. Donetsk’te yol boyunca dikkatimi çeken yenilenmiş temiz yollar oldu. Belli ki burada yönetim de olan Rus yanlısı ayrılıkçılar azami hizmetle ve buradaki halkın gönlünü kazanmaya çalışıyorlar. Özellikle gıda, elektrik, su gibi temel ihtiyaçların karşılandığını söyleyebilirim.

Savaş;

Ukrayna’da Avro-meydanı adıyla bilinen ve krizin ortaya çıktığı yerde yakın takipteydim. Kırım’ın ilhakında da Kırım’dan daha sonra Kiev’e gittim. Luhansk’ta savaş muhabiri olarak görev yapmıştım ama Donetsk’e ilk gelişimdi. Ukrayna krizinden sonrası ortaya çıkan iç savaşın en ağır çatışma yeriydi Donetsk. Özellikle Donetsk havalimanı Rus yanlısı ayrılıkçılar ve Ukrayna askeri birlikleri arasında savaşın en ağır yaşanılan yeriydi. Ukrayna’nın yeni tarihinde çok önemli yer bulacaktı. Ukrayna’nın silahlı birliklerinin savundukları Donetsk havalimanı, Ukraynalıların Çanakkalesi denilebilinir.  Doğu Ukrayna’da ise bir çok başarısız kayıp veren Ukrayna ordusu Donetsk havalimanında büyük bir başarı gösteriyordu. 

Donetsk havalimanı ayrılıkçılara bırakılmış olsa da ”Minsk” anlaşmalarıyla iki tarafıda ayıran bölge sınırının hemen yanından geçiyordu. Doğu Ukrayna’da ise sıcak savaş dondurulmuş ama hala bir çatışma vadı. “Minsk” süreci bugün çıkmaza girmiş gibiydi. İki tarafı ayıran cephe hattının oluşmasına sebep olan “Minsk” süreci, daha fazlası için yetersizdi. Ukrayna ve onun destekleyicileri Batı’yı ve Rusya’yı suçlarken, Rusya ise bu savaşta aracı olduğunun altını çiziyordu ve muhatabı olarak Kiev’e ayrılıkçıları işaret ediyordu. Lakin Kiev ne zaman güç kullanmaya kalkışırsa Rus yanlısı ayrılıkçıların arkasında onları destekliyordu. Bu destek sayesinde Ukrayna’nın Donetsk ve Luhansk şehirlerinin bazı bölgeleri kontrol altına alma çabaları başarısız oluyordu. 

Bu durum bölgede savaşın bitmesine izin vermediği gibi her gün burada yaşayan insanlarında çatışmanın ortasında yaşamlarını sürdürmelerine neden oluyordu. İnsanların bu durumdan yorulduğu bıktığı ve korktuğu gözlerinden okunuyordu.

Yaşam;

İnsanoğlu her türlü zor şartlara alışıyor. Bu sözü en iyi Donetsk’te anladım. Suriye’den, Dağlık Karabağa, Çeçenistan’dan Doğu Ukrayna’ya kadar çatışma bölgelerde görev gazeteci olarak görev yaptım. Donetsk savaş öncesi 1 milyon nüfusa sahip bir şehirdi. Donetsk şehri Sovyet döneminin en gelişmiş sanayi bölgesi idi. Burada yaşayan insanları anlatan Rus yanlısı ayrılıkçıların Basın ve Enformasyon Bakanlığın Dış haberler analiz birimi başkanı Petr Mizernıy şu ifadeleri kullandı. “Bizler burada yaşayan insanlarız, sanayileşmenin çocuklarıyız. Hayatımız Sovyetler döneminde çok iyidi. Sabah sekizde işe gider akşam altıda işten çıkardık. Sistemimiz düzenliydi. Bizler savaşçı değiliz ama buna zorlandık. 

Değerlerimizi korumak için elimize silah almak zorunda kaldık.” Donetsk’in sanayileşmesi Stalin döneminde SSCB’nin endüstriyelleştirmesi döneminde başlamıştı, Sovyetler ülkenin dört bir yanından, genç işçileri bu bölgeye göç etmeye zorlamıştır. Buraya yerleşesen kadın erkek ve bunların genç torunları kendi etnik kimliklerine önem vermeden bir Sovyet insanı olarak yetişmiştir. Sovyetler dağıldıktan sonra bütün Cumhuriyetlerin etnik kimlikleri öne çıktı. 

SSCB dağılırken orada yaşayan insanlar Rus kimliğine sığınmıştı. Günümüzde de bazı gruplar hala bu kimliklerini ölümüne savunmaya hazır olduklarını dile getiriyorlar. Ukrayna’nın 25 yıllık bağımsızlık döneminde iç farklılıkların giderilmesi için adımlar atılmamış hatta Ukrayna’lı siyasetçiler bu farklılıkları hep siyasi rant olarak kullanmıştır. Odessa’dan Kharkov’a kadar Rus kimliğine sahip çıkan kitle, hep belli bir siyasi tercihe destek vermiştir. Avrupa-Meydanı adı altında ülkede çıkan siyasi kriz ile onların seçtiği bir devlet başkanını alaşağı edilmesinden sonra marjinal gruplar Rusya’dan aldığı destekle isyan etmiş ve bu isyan iç savaşa dönüşmüştür. Rusya’nın desteği ile belli bir bölgeyi kontrol altına alan ve Rus kimliğini savunan ayrılıkçılar elde ettikleri bölgeleri yönetmek zorundalar. Sıcak savaşın hemen akabinde Luhansk ve Donetsk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarını ilan etmelerine rağmen tanınmamışlar ve sonucunda bu butik devletler iç çatışmalarla gündeme gelmiştir. 

Bu iç çatışmaların hedefinde radikalleri temizlemek ve yeni oluşan devlet oluşumlarını hizaya getirmekti. Bu çatışmanın sonucu radikal unsurların bir silahlı birlik oluşturmalarını engellemekti. Ancak İgor Girkin-Strelkov, Rusya’ya kaçtı ve orada “twitter paşası” olarak yaşamakta. Elbette onun gibi şanslı olmayanlar da vardı. Kimisi Ukrayna’nın güvenlik güçlerini operasyonuyla öldürüldü, kimisi iç çatışmalara kurban gitti. Bu çatışmaların bittiğini de söylemek ise mümkün değil. Bölgede başta kömür gibi bir çok yer altı zengin yer altı kaynakları var. Bu kaynaklar hala ekonomik rant meselesi ve bu rant için hayatları pahasına savunulacak bir gelir olmaya devam ediyor. Donetsk nüfus yoğunluğu hayli fazla olan bir şehir ve çatışmalardan kaçıp Ukrayna’ya veya Rusya’ya gidenler bile evlerine geri döndüler. Bu dönüşün sebebi gittikleri yerde oluşan şartların buradakinden daha kötü olmasıydı. Kaldığım otelin resepsiyonunda çalışan bir hanımefendinin anlattıklarına göre; savaşın yoğun olduğu zamanda Rusya’ya ailesiyle beraber sığınmışlar. 

Rusya’da mülteci kabul programı ile bu hanımefendi ve ailesi Sibirya’da mülteci kampına yerleştirilmişler. Sibirya’nın eski lojmanın bir odasına yerleştiklerini anlatan hanım; ‘’üç kişilik aile olarak tek odada yaşıyorduk. Yaşam şartları çok zor ve her şey çok pahalıydı.’’ Kışın bitmediği Sibirya’da çatışmaların dinmesiyle hemen evlerine Ukrayna’ya dönmüşler. Ukrayna’da maaşlarımız az ama çalışmak isteyene iş var, buluyoruz diye geri döndük. Kocasıda araba ustasıymış. Şu anda üç kişilik ailede karı koca çalışıyor ve oğullarınında okula gittiğini, mümkün oldukça kendi evlerinden ayrılmayacaklarını, ‘’sonuçta, burada aç kalmayız’’ ve bir daire’de de oturduklarını ama şehirin dışında “daça” (yazlıklarının) olduğunu rezil olmaktansa evimde ölmeye tercih ederim dedi. 

Sığınmacı merkezlerini gezerken mülteci olarak gittikleri yerde alabildikleri yardımları kendi evlerine de alabildiklerini gördüm. Burada yaşayanların söylediklerine göre Donetsk’e hem Rusya’dan, hem uluslararası yardım kuruluşlarından gıda ve diğer insani yardımlar ulaşıyordu. Sığınma merkezlerinde ise Kızılhaç örgüttünün logosunu taşıyan koliler gözüme takılmıştı. Ayrıca Rusya’dan ve Avrupa’nın genelinden hatta aşırı sağ görüşlü örgütlerden yardımlar ulaşıyordu. Donetsk ve Luhansk’taki yardımlarında ise yolsuzluk şikayetleri vardı. Gelen yardımların bölgeye girişinde tekelleştiğini ve insanlara dağıltılmadan pazarda satıldığı söyleniyordu. Elbette yaşlı insanlarında şikayetleri vardı. Donetsk’te oluşturulan mülteci kampındaki merkezlerin birinde söyleşi yaptığım yaşlı bir teyze ölen kocasının ölüm parasını alamadığından yakınıyordu. 

Ölüm parası olarak söz ettiği para devletin verdiği destek. Rusya’da ve yine ayrılıkçıların kurduğu bu butik devlette ölen bir insanın cenaze giderleri kısmen devlet tarafından ödenir. 2015’te vefat eden kocasının cenaze parasını alamadığını söyleyen Luba (Lubov) mülteci barınma merkezinde savaşın acımasız yanını anlattı. Donetsk havalimanın yakınlarında oturduğunu söyleyen Lubov teyze; ‘’bir gün uyandığımda savaş evime kadar gemişti ve evimide aldı. Hiçbir siyasi görüşümde yok diye ekliyor Lubov teyze. Hayatım boyunca o havalimanında çalıştım, emekli oldum. SSCB dağılınca zaten havalimanı parça parça satıldı ve biz de işimizden olduk.’’ Kocasıyla müstakil bir evde yaşadığını söyleyen Lubov teyze, ilk önce eşimi hastalıktan kaybettim. Sonrasında savaşta evim bombalandı, hayatta kaldığım için şanslıydım. Şu anda kız kardeşim ve onun kızlarıyla buraya sığınmış yaşıyorum, gelirim de yok. Eşimi borçlanarak defnettim ve bana 2015’ten beri hakkım olan para ödenmiyor. 2016 yıllı ve 2017 yıllarında ölenlerin parası bile ödendi ama bana eşimin vefatından dolayı para ödenmedi’’ diyen Luba teyze sıkıntılarını böyle aktardı. Savaşın öteki yüzüde bu kadar acımasız ve umursamazdı. Luba teyzeye, emekli maaşını soruyorum. ‘’Evet burada ayrılıkçı yönetim (DNR) asgari maaşımı ödüyor ama 2600 ruble (45 dolar civarı bir rakam) ve ekliyor hiç bir şeye yetmiyor.’’ İsyan ediyordu. 

Ukrayna vatandaşı olan Luba Teyze, neden Ukrayna’dan maaş almıyorsun diye sorduğumda. Ukrayna merkezi yönetimin kontrolünde olan bölgedelerde ödendiğini ve maaşı almak için Mariupol’e gitmesi gerektiğini söylüyor. Mariupol’e kadar gidip gelene kadar alacağı maaştan fazlasını harcayacağını söylüyor. Bir de evi yandığından bütün evrakları da yanmış. Ayrılıkçıların verdiği maaşı alabilmek içinde onların çıkardığı DNR kimliğini aldığını ve artık Ukrayna’da ayrılıkçı olarak tutuklanmaktan korktuğunu söylüyor. Donetsk’te yaşayan insanların emekli maaşları 2600 ruble (45 dolar). Bu maaşla aileler çocuklarını ne kadar bakabilir siz düşünün. Bu maaşla bir ay bile geçinmek mümkün değil, o nedenle Kızılhaçın ulaştırdığı yardımlar burada yaşayan insanlar için çok önemli. Bunun dışında buradakilerin tek şansı herkesin bir Daça denilen bölgede yazlıklarının olması. 

Sovyet Birliğinin bir merası olan Daça yazlığı, Sovyetler dağıldıktan sonra bir çok ailenin zor günlerini aşmak için yaşam merkezi olmuş. 2-3 dönüm şehir kırsalında olan bu yer, ailelerin patates ve sebze ihtiyacını karşılıyor. Donetsk’teki insanların yine hayatta kalmalarının tek imkanı burası. Benim gibi dışarıdan gelen misafirlerede, burada yaşayan yeni güç sahibi baronlarda, az da olsa esnafın ve ayrılıkçı hükumetin çalışanları ve bürokratlarda buradan alışveriş etmek istediklerinde gidebilecekleri süpermarketler ve pazarlar var. 

Donetsk’in merkezinde pazarda uğradığımda burada her türlü gıda ve giyim malzemenin olduğunu gördüm. Fiyatlar ise o kadar uçuk değil. Benim gittiğim her yerde bir fiyat endeksi vardı, o ölçümlere göre fiyatlar belirleniyordu. Kahve seven biri olduğum için bende bir kahve endeksi oluşturdum. Donetsk’in merkezinde güzel bir kapuçinoya 4 Türk lirası 60 ruble ödedim. Bugüne kadar içtiğim en ucuz kapuçinoydu. Beni şaşırtan fiyattan çok ölçümün şaşırtıcı ucuzluğuydu. 4 Türk lirasına yarım litre kahve içtim.  

Çatışmanın, savaşın bitmediği ama savaşın izlerini silinmeye çalışan bir devlet sistemini oluşturulmaya yönelik adımlar atılıyordu. Savaşın en çok zarar verdiği yollar ve köprüler hızla onarılıyordu Donetsk’te. Özellikle şehrin Rusya’ya bağlanan sınırları, yolları, asfaltlama işleri ise çoktan yapılmıştı. Onun dışında şehrin bütün köprüleride onarılmaktaydı. Alt yapı çalışmaları devam ederken, ayrılıkçıların yönetiminde zarar gören evlerinde tespiti yapmıştı. Rusya, Donetsk’te yaşayan insanların savaştaki zararlarını karşılıyor gibi görünüyordu. Rusya’dan gelen yardım konvoyları artık gıda yerine inşaat malzemeleri taşıyordu. Silah taşıyan konvoylarda vardı ama bana denk gelmedi. 

Çatışma bölgesinde olmayan yerleşimlerinde ise zarar görenler evleri yavaş yavaş onarıyordu. Evlerine dönme imkanı olmayanlara ise yeni evlerin verileceği söyleniyordu. Rusya, Donetsk’te SSCB’den kalma binalarıda restore ediliyordu, böylecede evsiz kalanları ve evi hala cephe hattında olanlarıda buralara yerleştirecekti.  Donetsk’te yatırımcıların savaş nedeniyle bitiremediği konutlarda vardı. Bu konutların da gelecekte asgari masrafla emlak fonu oluşturmak için kullanacaklarını düşünüyorum. Elbette savaşın uzaması yatırımcıların dönmesinide uzatır. 

Sonuçta kamulaştırma devrimcilerin kullandığı iyi bir enstrüman. Donetsk’te hayat akşam saat 23:00’da duruyor adeta. Çünkü 23:00’dan sabah 06:00’ya kadar sokağa çıkma yasağı var. Yasağın temel nedeni devam eden savaş. Bu yasak butik devletlerin bürokratları ve özel izinli olanlar için geçerli değildi. Donetsk’in sakinlerine göre bu yasağın başka bir nedeni vardı. O da savaşın duraklamasıyla ortaya çıkan ayrılıkçıların kendi aralarında yaşadıkları silahlı sarhoş kavgaları engellemek. Gerçi sokaklarda silahlı ayrılıkçı da kalmamıştı artık. Cephe ve kışla arasında gidip geliyorlardı ve başta çete tarzı olan bu oluşumlar disiplinli bir orduya dönüşmüştü. 2014-2015’te sırtlarında kalaşnikoflarla gezinen çeteler halindeyken ayrılıkçılar içki satan, bar ve restoranlarda aralarında çatışmalara giriyor olması ve bununda sıkı yönetime neden olduğu söyleniyordu. 

İç savaş öncesi Donetsk bölgenin eğlence mekanlarının olduğu nezih bir şehri olarak tanınıyordu. Şimdi ise sadece Ramada otelde bir diskosu var. Bu diskoya gidenler saat 23:00’da girip, sabah altıya kadar eğleniyorlar. Onun dışında gece hayatı diye bir şey yok. Spor salonları ise gençlerle doluydu. Yasaktan mıdır? Bilemedim. Şehirde genç nüfusun varlığı ise azımsanmayacak kadar fazla. Eğitimlerine devam eden enstitüler ve üniversiteler gençlerle dolu. Ukrayna’dan yüksek okul için gelen gençler vardı, bunu ilginin nedeni ise eğitimde buranın ucuz olmasıyla açıklıyorlardı. Ayrılıkçıların verdiği diploma ise Donetsk ve Rusya’da geçerliydi. Eğitim sistemleri ise Ukrayna’nın aynısı olduğunu söylediler.

İdeoloji

Savaşın başında Dugin önderliğinde ‘’Yeni Rus Dünyası’’ hayalini kuran “Novorossiya” ve bu hevesinde isyan eden ayrılıkçılar şimdi daha çok Ukrayna’nın federalleşmesini savunuyordu. Burada yaşayan ayrılıkçı insanlarla ideolojilerini konuşurken bir nevi beynim durdu. Çünkü onları anlamak mümkün değildi. Ne istediklerini anlamakta da zorlanıyordum. 

Ortodoks din tabanlı SSCB mi istiyorlar yoksa Rusya’nın bir parçası mı olmak mı ya da Federal Ukrayna’yı mı savunuyorlardı? Anlamak gerçekten zordu. İdeolojik olarak kafaları iyice karışmış olan ayrılıkçıların, fikirleri ise tek bir konuda birleşiyordu. Sovyet insanı olarak yetim kaldıklarını düşünüyorlardı ve Rus kültüründen, ana dilinden vazgeçmek istemiyorlardı. Net olan bir şey vardıysa o da ana dilde hem fikir olduklarıydı. Burada yaşayan herkes Doğu Batı savaşının bir parçası olduklarının bilincindeydiler.  

Kimisine göre Batı eşittir Kiyev. Kimisine göre de ise Ukraynalı aşırı sağcıların Doğu olduklarıydı. Sorunun çözümünün ne olduğunu sorduğumda federalleşme ile Kiev’i almak isteyenler vardı. Lakin asıl çözümünün Moskova ile Washington’unun anlaşması olduğununda farkındaydılar. Moskova ise burada farklı ideolojiler kullanıyordu.

Bu ideolojiyi Moskova “istikrar ve çatışmasızlık’’ olarak adlandırıyordu. Ukrayna’da yaşayanlar ise Kiev’e baktıkça demokrasinin yerine istikrarı seçmeyi tercih ettikleri görülüyordu.   

………. 

Ukrayna, Donbas önemli bir cephe hattı olduğu için Rusya’nın da kolay yönettiği bir bölgeydi. İdeolojik ve etnik yapı Ruslara yardımcı oluyordu. İnanışları gereği ortodoks cihadına inanlar için ayrıca önemli bir bölgedi. Ruslar ise bu imkanları boş bırakmıyor ve hatta kullanıyorlardı. Rusya’nın cephe hattı Donbas’tan Suriye’ye kadar uzanan üçüncü dünya savaşıydı. Ukrayna’daki halkını kullandıkları ideolojilere inanmayı mecbur bırakıyorlardı. 

Çünkü Suriye’de de sadece Rusya ve Batı savaşı yaşanıyordu ve Suriye’de Doğu ve Batı blokları savaşı iyice karışmış durumdaydı. Burada oynanan oyunları, sahaya çıkan takımları, oyuncuları ve oyuna devam eden transferleri görmek gerekiyordu. Bir de bakıyorsun ki, 11/11 ile başlayan oyunun zamanı 16/6 veya 8/14 formatında devam ediyor. Bazen takım kaptanına kızan kaleci öz kalesine golleri durmadam saydırıyor, bazense takım kaptanı biz oyundan çıktık demesine rağmen takım için bir şey ifade etmiyordu. Her iki takımın maç sonucu ilan edince, asıl oyun o zaman başlıyordu. Böylece tribünler kim kimin safında bilmediği için maça başlandı mı yoksa bitti mi anlamakta zorlanıyorlardı. 

Suriye savaşı başladığında Çeçenya’dan yeni ayrılmıştım. Uluslararası gazeteciliği ve savaş muhabirliği için bir yıl nasıl ve nerden başlayacağımı bilmeden devam ettim. Gazeteci mi yoksa blogcu mu olmam daha yararlı olacaktı, bunun kararını vermek için her iki kavramın artı ve eksiklerini araştırıyordum. Savaş muhabirliği iyi bir seçenek olsada, serbest çalışan bir gazeteci olarak devam etmek daha mantıklıydı. Bana kalsa hemen Suriye’ye giderdim fakat Arapça yerine Rusça biliyor olmamın avantajlarını kullandım. Bu avantaj beni Ukrayna’ya götürdü. Ukrayna Rusya ve Kafkasya’da işimin daha başındayken, hep Suriye’ye gitmeyi hayal ettim. 

Çünkü savaş muhabirliğin ustalığı burada tescilleniyordu. Özellikle Esed karşıtı çalışan gazeteci ve blogcuların yeterli bilgiye sahip olmamalarına rağmen buradan kazandıkları ün hayli hızlıydı. Bizim meslekte ise iyi para kazanmak için isim yapmak, tanınmak şarttı. Suriye savaşı bunun için en uygun savaştı. Anadolu Ajansıyla çalışıyor olmam, Suriye’ye gitmemin önünde engel oldu. AA Arapça servisi ise güçlüydü ve bölgede çalışan arkadaşlarımda gerçekten deneyimliydi. Kısacası çırak bile olamayacaktım. Bunun için AA’dan ayrıldım ve serbest çalışmaya başladım. 

AA’dan ayrılarak daha küçük bir haber ajansına geçtim. Ajans Kafkas’ta çalışmaya başladım. Zaten daha öncede çalıştığım bir ajanstı. Ajans Kafkas ile çalışmamı sağlayan arkadaş daha önce ajanstan ayrılmıştı, bana da onun koltuğuna oturmak nasip oldu. Artık Ajans Kafkas’nın haber müdürü olmuştum. Ajans Kafkas da çalışmaya başladığım, o dönemde Rusya ve Türkiye uçak krizi patlak verdi. Rus savaş uçağı Türkiye tarafından düşürülmüştü. Büyük haber değeri olan bu olay bir yandan da üzücüydü. Rusya Türkiye ilişkilerini başka boyutta taşıyacaktı.

Ruslar eğer bu savaş uçağını gözardı etmişlerse, kesin bu işin içinde bir tezgah vardı. Uçağın düşürülme haberlerini yakın takibe aldık. Rus basının bu olayı nasıl işlediğini gözlemliyorduk. Bu savaş uçağının Ruslar tarafından yem olduğuna çalışma arkadaşlarımı inandıramadım. Kriz daha yeni olduğundan Türkiye tarafından mektup yazılmamıştı. Osmanlıdan bu yana Türkiye Rusya arasında ilk savaş çanları çalmaya başlamıştı. 

Bu kriz Rusya ve Türkiye çatışmasına dönüşmeden, Türkiye ve Rusya arasında barış sağlandı. Uçak krizi analizi yapmak gerekirse; tam bir komplo teorisi. Hibrit savaşları da komplo teorilerinin savaşıdır. Bu savaşlar sürekli malzeme üretir. Örneğin; Gezi Parkı, FETÖ ve siyasi baskı. Bunlar Batı Hibritinin en çok kullandığı unsurlardır. Rusya’nın da bundan eksik bir yanı yoktur.

Uçak krizindeki hibrit görüşüm ise; Rusya Türkiye’yi diz çöktürmek için ekonomik, siyasi ve sosyal olarak zorlamaktı. Rusya siyasi ve ekonomik olarak Türkiye’yi hayli zorlasada, iki ülke sulhu bulmuştu. ‘’Rusya’nın bir NATO üyesi ülkeyi böylesine zorlamasıda ayrıca üzerine düşünülmesi gereken ciddi bir konudur.’’ Herkesin anlaması gereken en önemli konu ise bir ülkeye resmi olarak savaş ilan etmeden nasıl zorlarsın. Bunları sırasıyla anlatmaktı. 

Hibrit savaşlarına Türkiye’yi cekmeye çalısan küresel güçler, başta yönetimi diktatörleşmeyle suçlayıp, meşru yönetimden gayri meşru yönetim ile yönetilen ülke sınıfına taşımaktı. Bu durum ülkenin kaosa girmesine ve dış müdahaleye daha elverişli duruma getirmekti. Aynı anda Türkiye’nin lokomotif ekonomi sektörü olan turizme de balta vurmaktı. DAEŞ ve PYD/PKK saldırılarını hatırlamayan yoktur. Sultanahmette Almanlara bombalı saldırı, Rus uçağın düşürülmesi, PYD/PKK saldırıları, Avrupa’nın ve Rusya’nın Türkiye’den Rus ve Avrupalı turistleri jilet gibi kesmesi gibi. 

Uzak Doğulu turistleri ise Doğu Türkistan kampanyası ile marjinal gruplara dövdürtmeler. Bunların hepsi bir ülkede kaos nasıl yaratılıra örnektir. Türkiye içerden ve dışardan istikrarsız ve güvensiz bir ülkeye dönüştürülüyordu. Dünya kamuoyunada böyle lanse edildi. Türkiye’ye seyahat uyarısı getirilirken, artık yabancı ülkelerin vatandaşları bunun siyasi baskı olup olmadığını sorgulamayacaktı. Hatta dış güçlerin müdahalesi doğru algılanacaktı. Gezi parkından, 15 Temmuza kadar Türkiye aslında kurtuluş savaşı mücadelesi veriyordu. 

Kurban olarak belirlenen Türkiye ise neredeyse, kendini kurban görenleri kurban durumuna getirdi. O dönem Türkiye’de olmak ve her anı yaşamak ayrı bir mutluluktu. Ancak uçak krizi döneminde, kurtuluş savaşının en sert dönemiydi. Türkiye’nin kurtuluş savaşı Suriye savaşı ile bağlantılıydı. Tam da o dönem Suriye’ye gitme zamanıydı. Suriye’nin Esed tarafı veya muhalif tarafı ilgimi çekmiyordu. İlgimi çeken taraf ABD ve Batı’nın öncülük ettiği fıratın Doğusuydu. Çeçenlerin olduğu bir bölgeye gidecektim. Çeçen dediklerim bu bölgeye gelen yabancı savaşçı değil, bölgenin asıl unsuru olan Suriye vatandaşları olan Çeçenlerdi. 

1864 ve sonrası Rusya’dan Osman’lıya hicret eden Çeçenlerin yanına gittim. Bölgede DAEŞ’le devam eden savaş vardı. Dünya basını da Türkiye DAEŞ’e destek veriyor algısını yaratmaya çalışıyordu. DAEŞ’in başında da sanki Çeçenler varmış algısı da yine aynı basın tarafından anlatılıyordu. Hatta Gürcü olan Abu Umar Şişani (Tarkhan Batıraşvili) bilinçli bir şekilde öne çıkarılmıştı. Abu Umar Şişani aslında Gürcistan doğumlu Gürcü. Doğma olarak Ortodoks dinine mensup biri ve Çeçenlerle ilgisi 2008 Rus Gürcü savaşı sonrası, silah kaçakçılığından yattığı hapishane de başlıyor. 

Çeçenlerle Gürcistan hapishanesinde tanışan Abu Umar Şişani din değiştirip Suriye’de El Kaide saflarında savaşmaya başlıyor. Suriye’de de bir yılını doldurmadan fitne yaptığından dolayı dahil olduğu gruptan silahları alınarak kovuluyor. Kendisiyle beraber 25 – 30 kişilik grup da gidiyor ve Bağdadi’ye biat ediyorlar. Tarkhan Batıraşvili’nin nasıl Abu Umar Şişani’ye dönüştüğünü detaylı olarak BBC’de yazmıştı (8 haziran 2014 “Как грузинский сержант стал лидером джихада в Ираке”) başlık altında BBC Rusça servisin yayımlarında bulabilirsiniz. Beni rahatsız eden iki unsur vardı. 

Birincisi Suriye savaşını kontrol edenler, Çeçenleri bu bizim olmayan savaşa götürmekle kalmıyor, bir elle bizi götürüyorlar diğer elle ise terörist olduğumuzu yazıyorlardı. Ayrıca sadece genç erkekler değil, kadın ve çocuklarımız da bu güçlerin kurbanı oluyorlardı. Batı’nın başlattığı bu cihatçı transferine Ruslar da katılınca Çeçenistan’da Rusya’dan memnun olmayan kim varsa Suriye’ye kanalize ediliyorlardı. Türkiye, İrak, Suriye ve Ürdün’de de yaşayan eski muhacirlerimiz de senelerce burada huzur içinde yaşamışken, bu cihat transferlerinden dolayı riske girmekteydi. Böylece Kürt nüfüsünün yoğun olduğu Rasül Ayn kasabasına ve çevresinde bulunan köyleri ziyaret ederek, bölgede yaşanan mağduriyetleri anlayabilirdim. O zaman asıl oyunun Türkiye’ye yönelik olduğunu bilmiyordum. Suriye’ye giderken orada DAEŞ ve PYD/PKK arasında kalan Çeçenlerin sesini duyurmak niyetim vardı. Dönüşümde ise şok olmuş haldeydim. 

Şok olmamın sebebini ise şöyle izah edeyim; Suriye’de devrim başladığında devrimin sonucundan pek umutlu değildim ama Suriye’de Batı ve Türkiye ortak diye biliyordum. Evet sorunlar vardı, çıkar çatışmaları da ama ortakların çıkar çatışmaları normaldir diye düşünüyordum. Mısır’da Mursi devrildiğinde Türkiye’de de Erdoğan’ı devirmek istiyorlar diye düşünüyordum. Batı’nın Türkiye Cumhuriyetine karşı olduğu aklıma gelmemişti açıkcası. 2015 yılının Aralık ayında Batı’nın asıl sorununun Erdoğan değil, Türkiye olduğuna emindim. Suriye devrimine bakışım da bu tarihten itibaren tamamen değişmişti. 

Rojova

Suriye’nin Kuzey Bölgesini Rojova olarak adlandıran, PYD/PKK ve Batı. Aslında Kürt nüfüsünün yoğun yaşadığı bölgeye verdikleri isimdir. Orada on günden fazla kaldım ve buraya gelmemin tek sebebi burada yaşayan Çeçenlerin durumunu duyurmaktı. DAEŞ’e katılan Çeçenlerin olması, diğer Çeçenleri nasıl etkilediğini görmek ve incelemek istiyordum. Suriye’nin Kuzeyine giderken yine serbest çalışan bir gazeteciydim. Ajans Kafkas ve AA ile o günlerde bütün bağımı koparmıştım. Türk basını için çalışıyor olmam hem benim güvenliğimi hem de orada beni misafir eden yerli Çeçenler için tehlike arz edebilirdi. 

Bölgeye Türkiye üzerinden girmiş olmam zaten beni Türk ajanı yapıyordu. Benim giriş çıkış yaptığım yerden yakın zamanda başka kimsenin geçmemiş olması da bu algıyı güçlendiriyordu. Bana Türk makamları izin vermiş, PYD/PKK’lılar da kabul etmişti. Böylece her iki tarafta da kendilerince benden fayda sağlayacaklardı. Bu durumun normal olduğunu söylersem abartmış olmam. Donbas’ta Rus yanlısı ayrılıkçılar ve Ukrayna askerleri de aynısını yapıyordu. 

Her iki tarafta seni kendi propagandası altında bırakıp, sen istemesen de onların ağzıyla konuşmanı sağlamaya çalışırlar. Ben de her iki tarafın bana sağladığı imkanı kullanarak burada yaşayan Çeçenleri ziyaret edip, dünyaya Çeçenlerin DAEŞ’li olmadığını hatta Kuzey Suriye’de DAEŞ’e karşı savaştıklarını duyuracaktım. Hibrit savaşının kurallarını kavramıştım artık ve  ona göre de oynamaya başlamıştım. PYD/PKK’nın sözde istihbaratı ile uzun sohbetlerimiz olmuştu. Onlar komünizmi ve sosyalizmi savundu, ben ise anlattılanların tek kazananın sahne arkası güçler olduğunu söyledim. Bana göre Müslüman nüfusunun çoğunlukta olduğu bölgelerde radikal bir şekilenme vardı, burada komünizmi aşılamak ise yarınlar için mayın döşemek demekti. 

Çeçenya’da biz bu dersi iyi çalışmıştık. Rusya’nın komünizmi aşılaması ve iskan politikaları SSCB’nın çöküşü ile sıcak savaşa dönmüştü. Stalin’nin 1940’lı yıllarda yerleştirdiği mayınlar 90’lı yıllarda ard arda patlamıştı. Bunu anlatmaya çalışsam da ikna edemedim. Onlar da beni ikna edemedi. Stratejileri çalışmayınca da yeni strateji uyguladılar ve Türkiye’ye döndüğümde rapor yazıp yazmayacağımı direk sordular. Böyle bir soru beklemiyordum gercekten. Belki bana ajan yakıştırması yapıp harcarlar diye tedirgin olmadımda değil. Korkup geri adım atsaydım eğer Çeçenliğimden utanırdım. Evet yazmaya düşünücem ama şimdilik öyle bir talep olmadığından ilerleyen zamanlarda kesinlikle yazarım diye ekledim. O zamanda bizim terörist olmadığımızı yaz dediler. Ne görürsem onu yazarım dedim. Orada anlaştık. Ondan sonrası Amuda’da basın odasınıdan bana izin verdiler, akreditasyon kağıdını almış oldum. İşte o zaman PYD/PKK’nın kontrol ettiği bütün bölgeyi gezdim. Bana belediyelerinin nasıl çalıştığını, seçimlerin nasıl yapıldığını, kültür evlerini, askeri üslerini gösterdiler ve gitmediğim yer kalmamış gibiydi. 

PYD/PKK levhası altında yerel yönetimler kurulmuştu. Belediye eş başkanları seçilmişti ve üç eş başkandan biri kadındı. Aynı sistemle yerel savunma birlikleri de kurulmuştu. Sözde halkın gönüllü katıldığı birliklerdi bunlar. Gördüklerimin gerçekleri farklıydı. Yeşil uniformalı insanlar vardı, belediyelerde. Bu insanlar temiz Türkçe biliyor ve konuşuyorlardı. Çoğu Türkiye’den gelmişti ve Türk üniversitelerinde eğitim almıştı, burada bilgi birikimi edinmiş daha sonra PYD/PKK’ya katılmış insanlardı. PYD/PKK Irak’tan buraya elit kadrolarını aktarmıştı ve yerel eş başkanların elinde hiçbir şey yoktu. Onlar burada yaşayan insanlar için tabelaydı. 

Artı Türkçe Arapça bilmeyen PYD/PKK’lı kadronun diliydi. Ben oradayken ABD askerleri henüz bölgeye intikal etmemişti. İstihbaratın varlığı hissediliyordu. Sivil danışmanlar olarak görev yapan batılı unsurlar da vardı, ben onlara Amuda şehrinde sözde hükümet binaların bulunduğu güvenli bölgede rastladım. Tabiri cayizse gözüme çarptı bu danışman arkadaşlar. Burada yine hızla devletleşmişlerdi. Devlet kurumları oluşturuyorlar ve bu çalışma son derece modern olarak yapılıyordu. Aynı çalışmaları Ruslar Ukrayna’nın doğusunda da yapmıştı ama Rusların işi biraz daha kaba idi burada ise tam batılı düzen gözden kaçmıyordu. On gün misafir olduktan sonra bölgeden ayrılırken, kameranın SD kartları dolmuştu. 

Türkiye’ye girişte bunlara el konulur diye ben de MİT ile tanışırım diye bekledim ama beklentilerim boşa çıktı. Ne SD kartlarına el konuldu ne de MİT’i tanıdım. Rapora da para veren olmayınca benim gezi parası da çıkmadı. Çeçenlerle ilgili Kafkasya mecralarına yazdığım yazılar ve sosyal medya hesaplarımdan paylaştığım videolar, Çeçenlerin ilgisini çekti ve Batı’ya karşı anti propaganda yapmamıza yardımcı oldu. Rasül Ayn’da yaşayan Çeçenlerin tek şansı buradaki PYD/PKK tarafından çok ezilmemeleri olmuştu. 

Suriye’yi her daim takip ettim ve hiç vazgeçmedim. Bundan sonra ise Suriye konusu benim için Rusya’nın buradaki varlığıydı. Rusya uzmanı olarak, Suriye ile bir çok tutarlı analizim yayınlanmıştır. ilkini Radikal.com.tr de blogda yayımlandı. 2015 Ekim ayında yazdığım ilk Suriye yazım ise bugünlerde geriye bakarak yazılmış gibi ama yazı Rusların Suriye’ye ilk adımlarını attıklarında yazmıştım. Yazıyı okumakta fayda var. 

Rusya’nın Suriye Stratejisi;

Son üç gün dünya Rusların Orta Doğu çıkarmasını izledi. Çoğu şaşkınlıkla Putin’i anlamaya çalışırken, diğerleri sizi uyarmıştık diyorlardı. Peki Rusya neden Suriye’de?

Rusya’nın Çıkarları

Rusya’nın Suriye’deki bilinen ulusal çıkarlarını sıralarsak, ilki Rusya’nın bölgede SSCB zamanından kalma Savunma Bakanlığına ait 702 nolu Rus donanmasının  tamir ve dinlenme tesisiydi. Bu Tartus limanında 100’ü aşmayan personeli ile küçük bir üs. İkinci olan Akdenizin bu bölgedeki doğal gaz yataklarını ve bu enerji kaynaklarını işletmek isteyen Gazpromdu. 

ABD’nın Irak işgali sonrası Rus enerji şirketlerinin bu ülkede var olan kontratları iptal edilmişti, yenileri imzalanmamıştı. Aynısı Esed sonrası Suriye’de yaşanır diye korkuyordu Ruslar.Üçüncü bölgenin silah pazarı ise Arap Baharı ile yönetime gelen Batı destekli yöneticilerdi. Genel olarak Rus silahlarının yerine batıdan silah almayı tercih ederlerdi. Ruslar ise hem uzayan savaşa hemde eski SSCB silahlarını satmak için gelecekte bu pazarları kaybetmek istemiyorlardı.

Rusların bölgeden çekilmesine rağmen NATO daha öncede olduğu gibi Rusları tahrik etmekten vazgeçmemişti ve Rusya sınırına doğru genişlemeye devam etmişti. NATO bunu yaparken, Batı’nın yardımı ile karışan Orta Doğu’dan Rusya’ya terör tehlikesi artmaktaydı. (Suriye’de Esed zulmüne karşı savaşan gruplara yardım etmek için giden Kafkasyalılar oradan Rusya’ya dönüp Kuzey Kafkasya’yı özgürleştireceklerini düşünüyorlardı). Rusların terör dediği her şey terör değildi. Günümüzde devletlerin kendilerine olan her tehlikeye terör demesi normalleştiği için küresel güçlerin terör anlayışlarıda bir o kadar farklıydı. Devlet yönetimine karşı olan herkesi bu baskıya dahil ediyorlardı.

Suriye ve Filistin bunun için çok iyi bir örnektir;

Suudilerin petrol fiyatları üzerinde yaptıkları hamleler ise, Rusya’nın ekonomik bütünlüğüne tehditti. Tabi bu konuda Suudilerin ne kadar etkili oldukları tartışılır ama Suudi yetkililer ve Rusya Esed üzerinden bir çok defa görüşme yapmışlar ve taraflar anlaşmadıkça petrol fiyatlarında da düşüş devam etti. Ukrayna krizi, Batı’nın uyguladığı yaptırımlar ve petrol fiyatlarındaki düşüş, Rusları endişelendirmişti. Bu strateji zamanında SSCB’nin çökmesine de neden oluğu için Ruslar da ciddi korkuya neden olmuştu. 

Yeltsin zamanında da Rusya Batı’ya karşı direnemezdi hatta Batının Rusya’yı yönettiği zamanlardı. Bu kuralı Putin değiştirdi. Putin yönetilmek yerine, diplomasi ve karşılıklı anlaşmayla ilişkilerin yürütülmesinden yanaydı. Putin’in bu istediği Batı’dan karşılık bulmadı. Bu çekişmeler devam ederken, Putin’in uçakları Suriye’ye kadar indi. Daha önce Gürcistan ve Ukrayna’da da, bu sürecin ne kadar zor gittiğini ve Batı ile Putin’in pazarlıklarınında ne kadar başarısız olduğu biliniyordu.

Putin Ne İstiyor ?

Arap Baharıyla üçüncü dünya ülkelerindeki değişikler ve özellikle demokrasisi olmayan ya da zayıf olan ülkelerdeki halk ayaklanmaları, ABD’nin ve Batı’nın da buralarda jandarma görevini üstlenmesi, Ruslar tarafından ciddi bir tehdit olarak algılanmıştı. Arap Baharından önce Gürcistan’da Gül Devrimi ile başlayan ve değişen yönetimler Ruslar tarafından kaygıyla izleniyordu. Sonuçta, Ruslarda halk ayaklanmalarını polis ve askeri güç kullanarak bastıran bir ülke. 

Rusya muhalif liderleri temizleyerek bu devrim fırtınasını durduramayacaklarını anlamışlardı. Devrim ile gelen Saakaşvili ve Poroşenko’yu bir şekilde indiren Ruslar, Arap Baharı sonrası Mısır’daki yönetim değişikliğine ise temkinli yaklaşmış sonrasında ise desteklemişlerdi. Sonuçlardan memnun olsalar da Suriye ve Ukrayna sonuçları Rusya için tehlikenin boyutlarını anlamak için iyi bir örnekti. 

Rusya’daki sıcak çatışmalar Kafkasya’da devam ederken, Moskova’da devrim olması Rus devletinin dağılmasına sebep olacaktı. Yani Putin tahtını kaybedecekti. Uluslararası arena’da Batı ile  saygı kavgası yaparken, ülkesinden olma riskini göze alamazdı Putin. Batı’dan bildiği devrim fırtınasına karşı adımlarını temkinli atmaya başladı. Suriye’de ise Esed’in gitmesine direnen Putin, Ukrayna’da ise işgale kadar gideceğini mesajını vermişti. 

Putin’in bu sert tutumuna karşılık veren Batı, yaptırımlarla Rusya’yı zayıflatmaya başladı. Ülkeye yaptırımlar yaparken, Putin’e karşıda onu izole eden adımlar attılar. Batı liderleri Avustralya’da yapılan liderler zirvesinde Putin’e yüz vermediler. Batılı liderlerin bu tutumuna kırılan Putin ise, Batılı liderlere kendisine saygı göstermeye zorlayacaktı. Yani ikinci Soğuk Savaş başlamıştı. 

Soğuk Savaşın Rusya için dış tehditlerle beraber, iç tehditlerininde olduğunun farkında olan Ruslar. Bu tehditlerin risklerini azaltmak için adımlar atmaya başladılar. Rusya’nın iç tehditlerden birisi Kuzey Kafkasya’da devam eden direnişti ve bu direnişi bir türlü bitiremedi ama risklerini en aza indirdi. Dağda kalan bazı direnişçilerin DAEŞ’e biatları Rusların işlerini hayli kolaylaştırmıştı. İç tehditlerden ikincisi ise yolsuzluktu. 

Rusya’nın en büyük belalardan bir tanesi ve Rus halkın ayaklanmasına sebep olabilecek husus buydu. Ukrayna’da ayrılıkçıları destekleyen Ruslar ‘Yeni Rusya’ kavramını ürettiler ve bu kavramı ideolojik olarak halka dayattılar. Böylelikle Devlet Putin’e Çar sıfatını verdi. Artık Rus halkı Putin’e karşı iç ve dış tehditleri tam bir düşman gözüyle bakıyordu. Putin ise iç tehlikeyi besleyen yolsuzlukları, üstteki bürokratları temizleyerek başladı. Bu temizlik ilk Kafkasya’dan başladı ve Rusya geneline yayıldı.

Devletin atadığı valiler yaptıkları yolsuzluklarla adeta birer oligarşi olmuşlardı, halkta bundan çok rahatsızdı. Devletin ve zenginliğinin verdiği güç ile halka baskı yapan bu bölgesel yöneticiler kendilerini dokunulmaz saysalar da çok yanılmışlardı. İçerdeki ikinci tehdidi yavaş yavaş yok eden Putin, halkınada ne kadar iyi bir lider olduğu algısını yaratmıştı. Dışardan Rusya’yı yıkmak isteyen devletlere dimdik direnen Putin, içerden halkının kanını emen parazitleri temizleyerek cevap veriyordu. 

Artık halk bu lider için Suriye dahil her yerde ölmeye hazırdı, en azından halkta böyle bir algıyı oluşturmuştu. Tabi ideolojinin önemli parçalarından biri ise genç ve dinamik bazı Rus siyasetçilerinde halka iyi örnek olmaya çalışmalarıydı. Böylece Putin’nin gözüne giren bu siyasetçiler makamlarını korumayı umuyordu. Mesela Kadırov, daha dün Rusya’ya karşı savaşan bir halkın “lideriyken” “ulu lider” söylemleriyle, Putin için ölmeyi hayal ettiğini beyan ediyordu. Putin’ e inanan Rus halkı ise böyle bir şeref için sıraya girecek olmalarıydı. 

İçerdeki riskleri azaltan Putin tahtın düşmemesi için işi garantiye almış gibi gözüküyor. Putin artık dışarıdaki riskleri azaltarak, ona uygulanan izole siyasetinide yıkmak istiyordu. Çünkü dünya devi olan bir ülkenin lideri (“ulu lider”) ona yapılan bu saygısızlığı yanıtsız bırakmazdı. “ulu lider” içerde olduğu gibi dışarda da saygı ile karşılanmalıydı. İstediği saygıyı son BM genel kurulunda, Japonya başbakanı Abe gösterdi. Putin ile görüşmeye koşarak giden Japonya başbakanı Abe belkide böyle algılanacağından habersizdi ama Rus ulusal kanallarının en çok yayına verdiği yabancı liderin başındaydı. Putin’in elini öpseydi belki senelerce almaya çalıştıkları adaları verirdi Putin.

Bir başka örnek ise, Türkiye’de Putin’in karşılanması. 2015 yılının başında Ankara’yı ziyaret eden Putin gördüğü ilgi karşısında Türkiye’ye kendince büyük jestler yapmıştı. Putin şahsiyetine saygının dışında uluslararası arenada da eşitlik istiyordu. O nasıl ABD veya AB’nın iç siyasetine karışmıyorsa onlar da onun ülkesinin iç siyasetine karışmayacaktı. Rusya’nın dev ulusal şirketlerinin çıkarları ihlal edilmeyecekti. Rusya yokmuş gibi veya bölgesel bir devletmiş gibi muamele yapılmayacaktı. Yapılırsa Batı’ya küşmüş ve üçüncü dünya devletlerini arkama alırım ve bu tek kutuplu bildiğiniz dünya’yı başınıza yıkarım mesajını veriyordu. Dikkat edilirse Putin kendisine yüz gösterilmediği takdirde, uluslararası siyasette aşalanır algısını oluşturan görüşmeler sonrasıda daha radikal ve daha sert tutumlar sergiliyor. Suriye bunun çok iyi bir örnektir.

Rusya’nın Suriye Stratejisi. 

Rusya’nın Suriye stratejisi son 20 senede, katıldığı savaşlardan çok farklı olmayacaktı ama Ruslar her savaştan edindikleri tecrübeyi mutlaka uygulayacaklardı bu ülkede. 

Ruslar tehdit edilmekten korkmazlar ‘ulu devlet ya’ ama her tehdit edeni de düşman olarak görürler tabi ki. Rusya’yı tehdit etmek üzerlerine bomba düşmeyeceği anlamına gelmez elbette. Ancak Ruslar güçlü ordusunun yanında, zayıflıklarında barındıran bir ordudur.  O nedenle Suriye’de mümkün olduğu kadar karaya inmemeye çalışacaktır. Kara’da az miktarda özel kuvvetlerle operasyon yapmaktan kaçınmayacaktır. 1999’da başlayan Rus Çeçen savaşında, Rusya’nın uyguladığı taktik ise piyade güçlerinin kayıplarını azaltarak bölgeye ilerlemekti. Böylelikle bölgede taş üstünde taş bırakmayarak, silahlı unsurların yanında varsa sivil halkıda yok etmekti. 

Çünkü Ruslar için bölgede bulunan sivil halk teröristtir. 

Piyade güçleri, uçakları ve ağır toplarıyla yerle bir ettiği bölgeyi, işgal ve temizlik operasyonlarıyla elle geçirirdi. Suriye’de ise karadan ilerlemeyi Suriye askeri ve İran askerlerinin olmasından dolayı Ruslar bu taktiği Çeçenistan’da olduğu gibi uygulamayacaktır. 

Rus generallerin Çeçenistan’da kullanmaya başladıkları ve Ukrayna’da profesyonel olarak uygulamaya başladıkları kara harp taktiktiği KAZAN’dır. Bu taktiği uygulayan Ruslar karşındaki düşmanın cephedeki zayıf noktaları belirleyerek, buradan taarruz cephesini delerek, düşmanın güçlü kalelerini ve yerleşim birimlerini çember içine almaktır. Bu çemberin içinde kalan askeri güçlerle sıcak temas kurmadan havadan ve karadan yoğun bombardımana tutan Ruslar, zayıflayan düşmana teslim ol veya koridor verelim çekil derler ama o koridordan sağlam çıkanları tarih bilmiyor.

Son olarak Ruslar kontrol edemedikleri bir bölge bırakmazlar. Kontrol ettikleri bölgede ise sağlam istihbarat ağı kurarlar. Yerli halk ve direnişçilerin arasındaki bağlantıyı kesmek için ellerinden geleni yaparlar. Başarılı oldukları taktiklerden bir taneside kurdukları istihbarat ağı ile hem bilgi alırlar hemde bilgi verirler. Özellikle yanlış bilgi ile direnişçilere bilgi aktaranların elleriyle katliam yaparlar. Yapılan katliamı direnişçilerin işi olarak gören halk ise Rusların halk desteği hedefine ulaşmasını sağlar. Bu taktikle Rusların bazen sahaya inmelerine gerek kalmaz. Rus propagandası Rus askeri gelmeden, Rus askerinin gelmesini arzulayan toplumlar yaratılır. 

Suriye’deki son durum haritasına bakıldığında, Rusların uygulayacağı stratejiyi tahmin etmek zor değil. Önce Esed ordusunun kontrol ettiği bölgelerde olan ılımlı muhalifleri Esed ile anlaşmaya zorlanacaktır. Bu dilden anlamayanları ise zor kullanarak yukarıda zikredilen taktiklerin hangisi, nerede kullanılacağını ise bölge komutanlarının kararına bırakır. İçerde kalan kantonları ise temizlenirken, cephe boyu bütün gruplara ağır bombardırmana tutar. İyi örgütlenmiş ve gücü olanları ise daha ağır darbelerle aynı anda teslim olma veya anlaşma tekliflerini kabul etmeye zorlayacaktır. Bazılarına barış ve destek karşılığı özerklik teklifi yaparak, DAEŞ’e karşı savaşmaları sağlanacaktır. Rusların tek ad altında düşman belirlediği diğer gruplara ise iş birliği teklifleri yapılarak, bu teklifleri kabul etmeleri aksi takdirde yerel halkın desteğini alarak baskı oluşturmak isteyecektir.

Cephe boyu KAZAN taktiğe ile uygun yerlerde karşı tarafa maksimum zarar verme şartı ile yerler tespit edilerek bu taktik uygulanacaktır. Alınması zor olan yerleşim yerlerine girilmeyerek, buraları çembere alıp, içerdeki sivillere (uluslararası kamuoyu için) göstermelik güvenli çıkış koridorları verilerek bölgenin tahliye edilmesi istenecektir. Çembere alınan bölgenin tamamen dış dünya ile irtibatı kesilerek, ablukaya alınan bu bölge gece gündüz kesintisiz bombalanır. Abluka altına alınanlar ya bombardımandan ya da açlıktan ölürler. 

Ruslar kesinlikle tek girişte bütün Suriye’yi kurtarma planı yapmamışlardır. Rusların bir başka önemli takdiklerinden biri ise, adım adım ilerlemedir. Yapılacak operasyonun planlaması yapılırken kesinlikle kaç adımda istenilen hedefe ulaşılacağı da planlanır. Bugün Kremlin’e yakın ve bazı batı medyasında bir kaç aylık operasyonları tahmin edebiliyor. 

Operasyonlar ilk aşamada büyük ihtimalle Esed’in kontrol ettiği bölgeler içinde bulunan kantonları temizleyerek ilerleyecektir. Muhaliflerin bir kısmı Şam’dan uzaklaşarak, Akdenizin sahillerine ilerlemeye çalışacaktır. Buradaki muhaliflerin önü kesilerek durdurulacaklardır. 

Rusya İmkan bulursa bu sahil hattınada çok yüklenir. Sonuçta stratejik olarak Rusya için önemli olan bir bölge. Burada Rusya Türkiye’yi karşısına almayacak gibi ama ABD’den de çekinmeyecek. Sonuçta Rusların Suriye’deki operasyonları DAEŞ’i hedef alıyor diye telaffuz edilse de ABD ve AB’ye de ben buradayım mesajı taşıyor. Türkiye bu kavga’da Rusların şimdilik görmek istemedikleri bir taraf ve Putin Erdoğan’a bir söz verdi ise bunu tutacaktır. 

Sonuç; 

Son zamanlarda Rusya kendine ve lideri Putin’e karşı olan Batı’nın tutumundan hayli rahatsız. Geçmişte Çeçenya savaşında da, Batı’nın izlediği politika bütün post SSCB ülkelerinede yayılmıştı. Şimdi ise Putin’den istediğini alamayınca ve bazı konularda da Rusya yokmuş gibi davranan Batı, Putin’e ders vermek için yola çıkmış görünüyor. Batı’ya kararlı olduğunu gösteren Putin, Rusya halkının çoğunada “ulu lider” olduğunu kabul ettirmiş durumda ve artık dünya’ya bunu kabul ettirmek için adımlar atıyor. 

Putin, ABD ve AB’nin zayıf olduğu konularda hızlı ve kararlı davranarak ne kadar başarılı olduğunu dünya kamuoyuna gösteriyor. Bilindiği üzere Orta Doğu basit bir bölge değil, burada yapılan planlar ise tutmuyor. Rusların Esed’le koalisyonu da tutmayabilir. Rusların bu bölgedeki planlarının tutmaması demek Rusya ve Putin için hayli tehlikeli sonuçlar doğurabilir ve Putin Rusya’nın dağılmasını seyredebilir. 

……………………….

Türkiye Rusya uçağını düşürdüğünde, Rusya Türkiye arasında kısa dönem Suriye savaşı yaşandı. Bu savaş aslında Türkiye’den ziyade Rusya’ya yaradı. Batı koalisyonu Türkiye’yi terk etti, bunda şaşılacak bir şey yok. Batı için PYD ve PKK ile olan ittifakı daha önemliydi. Uçak krizi Rusya’ya yaradığı gibi Batı koalisyonunada yaradı. Böylece Türkiye oyalanmış oldu. Türkiye 2015 – 2016 yılında yapacağı Fırat Kalkanı ve  Zeytin Dalı operasyonlarıda böylece ertelendi.

Rusya ile kısa savaş hali ve iç siyasi sorunlar yaşayan Türkiye, operasyonlara geç kalmış derken yetişti ama işin maliyeti de artmış oldu. Rusya ile Türkiye arasında geçen uçak rüzgarları, o zaman çalıştığım Ajans Kafkas’ta da ele almıştım. Uçak krizi dediğim gibi hibrit savaşının bir parçasıydı. O gün olan fikrim bugün de aynı değiştirmedi. Uçak düştüğünde ne yazdıysam şu anda da aynı ve bakmak isteyenler WW3.0 tarihi hafızalarınızı tazeler ve burada benim ortaya koyduğum fikride iyi anlamanıza yardımcı olur. 

Rusya’nın gerçek düşmanı: “Me’murin”

1 Ocak 2016, 22:02

Yazan: Mansur Vaynah

Türkiye’nin düşürdüğü uçak ile başlayan gerginliğin duygusallığı geçti ve artık soğukkanlı davranışlar başladı diyebiliriz. Soğukkanlı davranışların her zaman akıllıca olduğunu söyleyemeyiz. İki ülke de ekonomi alanında yapılan savaştan yavaş yavaş sıcak savaşa doğru ilerliyor. Sıcak savaş gelecekte olabilir fakat şu anda ele alacağımız konu ekonomi savaşı olacak. Uçağın düşüşünden hemen sonra dile getirilen gaz kesme tehdidi hiç gerçekçi değil. Rusya, tabi ki gazı kesmeyecek. Tehdit edebilir ama kesmez.

Peki Rusya ne yapar?

Rusya petrol fiyatlarının düşüşü ile zor bir döneme girdi. Buna, Batı’nın yaptırımları eklenince Rusya’nın para birimi hızlı bir düşüş yaşadı. Rusya’nın ekonomisine darbe vuran şey, dövizin yurt dışına akışı oldu. Döviz açığı yaşayan Rusya acil eylem planları yapmaya başladı. Yazıda bu planları ele alacağız. Rusya yaşadığı krizi avantaja çevirmek için hazırladığı eylem planında, ilk olarak ham madde ihracatı üzerine yapılandırdığı ekonomisini yeniden ele aldı. Hedefi, döviz ile aldığı gıda ürünleri başta olmak üzere ihracatı azaltmak. İkinci adım turizm sektörünün sebep olduğu döviz akışını azaltmak. Sermayenin dışarıya çıkmasını durdurmak. Ekonomisini dolara bağlılıktan kurtarmak. Bu önlemleri alan Rusya yeni reformları uygulamaya koydu ama gözden kaçırdığı önemli bir husus vardı. O da bürokrasinin bu değişimlere hazır olmamasıydı.

Rusya’nın, dışarıdaki düşmanları haricinde, içerideki düşmanlar olarak tanımladığı gruplar var. Rusya’nın içerideki düşman olarak tanımladığı gruplar, Radikal İslamcı hareketlerden Neo Nazi oluşumlarına kadar geniş bir yelpazede yer alıyor. Fakat Rusya’nın unuttuğu bir başka düşman var; Bürokratlar. Yolsuzluk yaparak bütçeden para çalan veya yaptıkları eylemlerle yurt dışında devletin imajına zarar veren bu kesim, Rusya’nın orta sınıfını oluşturuyor. Yani aslında bu kesim oturduğu dalı kesiyor çünkü uygulanan yaptırımlar, en çok onların rahatını bozuyor. Peki neden Rus toplumunun orta sınıfını oluşturan bürokratlar, bu kadar aptalca davranıyor? Bu sorunun cevabı çok… Rusya’da bürokrat olmak için iki yeteneğe sahip olmak gerekir. Üste yalakalık yapmak ve yürürlükte olan yolsuzluk sistemine ayak uydurmak. Bu iki kritere uyulması halinde, bir memur hayatı boyunca hiçbir riskle karşı karşıya gelmez.

Sıcak para akışını sağlayan memurluğundan olmamak için, bu sınıf, yurt dışında tatil yapmaktan vazgeçer. Avrupa veya Türkiye’den ithal edilen domatesi yemekten de… Memur kafası ile düşündükleri zaman, bunun sorumlusu olarak devleti görmesi de mümkün değildir. Kendisini suçlayacak değil ya bu memur kısmı! Fakat bu domates yokluğunun suçlusu onlara göre Türk halkı olabilir. Bu arada devlete bağlılığını ispatlama imkanı da doğan bu memur kısmı, hemen düşman Türk’ü aramaya konulur. Rusya’ya giden her TC vatandaşı, bu düşman arayışının sonuçlarıyla karşılaşmıştır. Aynı muamele daha önce Gürcülere ve Ukraynalılara da yapılmıştır. Hele memurların Çeçen aşkını anlatmaya, bu yazının sınırları yetmez. Memur kısmı, tabi ki ekonominin düzelmesiyle uğraşmaz. Onların derdi farklıdır. Buna bir de memurun fobilerle dolu bir varlık olduğunu eklersek, işin acı tarafını anlamış oluruz. “Peki Rusya bir şekilde yarattığı krizlerle aslında ne elde etmek istiyor?” sorusunun cevabı aslında çok basittir. Cevapları başlık başlık ele alalım.

Kafkasya ve Kırım;

Rusya bu iki bölgeye yakın tarihte büyük yatırımlar yaptı. Sadece Soçi-2014 oyunlarına yatırdığı bütçe, 17-18 milyar doları aşıyordu. Soçi-2014’ün yanı sıra, iki savaşla harabeye dönen bir Çeçenistan vardı. Ayrıca, Rusya, Kafkasya’da turizmi geliştirme programlarına da ciddi paralar yatırdı. Bu alanlara ayrılan paranın çoğu, yatırımlarla birlikte kaybolup gitti. Normalde, yatırımların hedefi, yerli turisti buraya çekmekti. Böylece yatırımlar bütçeye tekrar artı değer olarak geçecekti. Ama, memur kısmı sağ olsun, bu paraların çoğu Türkiye’nin sahillerine gömüldü. Tabi Rusya’da çare bitmez. Memur kısmı, bundan sonra çaldıklarından ne kaldıysa, onu Kırım veya Kafkasya sahillerinde harcar. Servise gelince ne ektiyse onu biçecek. Normalde, Rusya’nın devlet planlamasına göre, Kırım ve Kafkasya, Rusya’da turizm merkezi olacaktı. Yine olacak gibi ama bu sefer gönüllü değil zorunlu olacak. İç turizmin yanı sıra, dışarıdan turist akışını sağlaması planlanan Kırım ve Kafkasya bölgeleri, memurların devlete yaranmak amacıyla yaptıklarından dolayı, yabancı turistlere kapıları kapatacak. Mantık, Rusya’da yabancı turiste iyi davranılması gerektiğini söylüyor, ama gerçek tam tersi. Dolayısıyla, Rusya’nın tek umudu Çin’den gelecek turist. Bunu da başarabilirler mi bilmiyorum.

Gıda ve tarım sektörünün yeniden yapılanması;

Rusya’nın, Batı’ya ve daha sonra Türkiye’ye uyguladığı yaptırımlar, genel olarak gıda ve tarım ürünlerini kapsamakta. Rusya, bu yaptırımlarla, tek taşta iki kuş vurmak istiyor. Birincisi, yaptırım uyguladığı ülkeye zarar vermek, diğeri, ülke içinde sektörü canlandırmak. Peki beceriyor mu? Genellikle beceremiyor. Neden? Şu memur kısmı yüzünden. Devlet ithalini yasakladığı ürünlerin, içeride üretilmesi için bir sürü programa para yatırıyor ve bunu gerçekleştirmeye çalışıyor. Ama her adımın sonu Putin’in meşhur “Para nerede?” sorusu oluyor. Gerçekten para nerede sorusuna cevap aradığımız zaman ortaya ilginç bir manzara çıkıyor.

Devlet program yapar ve hazırladığı programın bütçesini belirler. Federal Merkez, yatırım yapılan bölgeye göndermeden önce, paranın yüzde otuzunu kendi cebine koyar. Bu yüzde otuz, merkezde görev yapan, bazen bakanların da içinde bulunduğu bürokratların payıdır. Bundan sonra, bir yüzde otuz da vilayette tırnaklanır ve nihayet tarımcıya veya KOBİlere ulaşır. Ama hibe alanın imza atması gereken rakam, en başta belirlenen paranın tamamıdır. Bunu da kabul edenler olur. Ama genelde bunlar, aldığı yüzde kırkın, on-on beşini savcı ve polislere yedirir ve kalanı da kendisi yer. 

Bir KOBİ sahibinin veya çiftçinin hibe alabilmesi için, bürokrasi vizesi gerekir. Bu vizeyi de genelde bürokratların ailesi alır. Sonuçta, programın hedefi gerçekleştirilemez ve program başarısız olur veya biraz nakit para ile istatistikler düzenlenir. İçeride üretilemeyen mallar da, gümrükten rüşvet yoluyla içeri girer. Rusya’da iş yapan herkes bu gerçekleri bilir ve sisteme yabancılar bile ayak uydurur.

Kremlin aslında bu sistemi değiştirmeye çalışıyor ama başarması çok zor. Sovyetler, sistem reformları yapmaya kalkıştığı zaman dağılmıştı. Putin, bu sistemi çok iyi biliyor. Kendisi zaten sistemde büyüdü ve sistemi değiştirmek için ne yapmak gerektiğini de biliyor gibi. Putin başarılı olmak için sürekli dış düşman üretecek ve ülkeyi dışarıya kapatarak çalınan paraların yurt dışında değil içerde yatırıma dönüşmesini sağlayacak. Daha önce dışarıya kaçan sermaye için af ilan etmişti. Şimdi ise dönen sermayenin ülke içinde değerlendirilmesi için zorluyor.

Türkiye-Rusya ilişkilerinin bozulması aslında Rusya’nın sistem reformlarını uygulama planın bir parçası. Putin, uçak düşmeseydi başka bir neden üretecekti.

………………………

Bu yazı Ajans Kafkas sitesinde 1 ocak 2016 yılında yayımlandı. Suriye’den yeni dönmüştüm ve o zaman meslektaşlarıma Suriye’de Rusya’nın varlığından daha çok ABD ve Batı koalisyonun varlığı Türkiye için tehlikeli olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Daha 15 temmuzu yaşanmamış DAEŞ’in en kanlı saldırıları ile sarsılmamış bir Türkiye vardı. Karlov ise halen yaşıyordu. 

………………………

Rusya o dönem Şİİ milislerin ve Esed ordusunun yanındaydı ve PYD/PKK’yı kullanmayı arzuluyordu. Türkiye ile sıcak savaş Rusya için mümkün değildi. 

Rusya o dönem Türkiye’ye ve DAEŞ’e karşı kullanmak için Kürt unsurlara yüzünü dönmüştü. Ne hikmetse PYD/PKK Rus yanlısı olmak istemedi, arkalarında kocaman ABD vardı. ABD ise onlara Türkiye devletinin yakın zamanda olmayacağı güvencesini vermişti bile. Türkiye ise yine Batı’nın tuzaklarından dolayı Suriye’deki teröristler hariç başka her şeyle uğraşıyordu. Rusya’yı iyi okuma vakti gelmişti. Rusları en iyi okuyan bu savaşı kazanacaktı. 

Rusya’yı iyi okumak derken, Rusların sosyal medyayı ve basını hibrit savaşında nasıl kullandığını da iyi okumak lazım. 2016 yılında Türkiye ve Rusya için iç siyaset hayli zor geçti. Her iki ülke ekonomik saldırılarla boğuşurken, aynı anda Suriye’de de savaşın içindeydiler. Suriye savaşı her iki ülke için beka meselesine dönüşmüştü. Batı hem Rusya’yı hemde Türkiye’yi Suriye üzerinden vuracaktı. Uçak Krizi ile Suriye’de iş birliği yapamayacak hale gelen bu iki oyuncu değerli zamanlarınıda kaybetmek üzereydiler. Batı’nın oyununu farkeden Türkiye ve Rusya arayı düzeltme çabasına girdi. Ruslar bu arada iç ve dış siyasette hibrit savaşının her imkanını kullanıyordu. 

Uçak krizi söylemleriyle ve yaptığı açıklamalarla öne çıkan isim ise, Çeçenya’nın bugünkü yöneticisi Ramzan Kadırov’du. Rusya iç muhalefetiyle Çeçenleri hala çok iyi kullanır. Beşinci kol dedikleri Batı yanlısı liberal muhalefetin lideri Boris Nemtsov ise öldürüldü diğerleri de zamanla fiziki taciz ile susturuldu. Böylece Rusya Suriye’de ağır bombardımanla ilerleyerek kazanımlarıyla içerde olan muhalif unsurları da topa tutmuştu. Burada ana rol yine Çeçenlere verilmişti. 

Rusya’nın yumuşak güç kullanımını daha doğrusu, sosyal medya ve basını nasıl kullandığını Tevfik Şamil’in yazısıyla daha iyi anlaşılabilinir. 

Yazıyı kullanma izni Tevfik beyden alınmıştır

Kadirov: Rusya’nın ‘trolü’

19 Şubat 2016, 17:08

Yazan: Tevfik Şamil

Muhalefetin Putin’e yönelecek tepkilerini kendi üzerine çekme rolünü üstlenen Kadirov, bu görevi kısmen de olsa başardı. Bu stratejiyle yapay kavgaların içine çekilen muhalefet kanadı, Rusya’daki ekonomik krizin ortaya çıkardığı asıl sorunlarla ilgilenemez hale geldi.

Sosyal medya hayatlarımıza dahil olup etkisini iyice artırdığında yeni bir kavramla tanıştık: Trolleme. Bu kavramı, en basit haliyle “dalga geçmek” olarak tanımlayabiliriz. Trolleme aslında çevrimiçi toplulukların üyeleri arasındaki şakalaşmayla başladı ve birkaç sene öncesine kadar, trollemenin uluslararası ilişkilerde ya da siyasette kullanılabileceğine kimse ihtimal vermezdi. Trolleme sanatını kullanan ilk siyasetçilerden biri Putin’in danışmanı Vladislav Surkov oldu. Hatta Surkov bu işi ilk kez yapan kişi olarak tanındığı için, Rusya’da gündemin trollenerek değiştirilmesine ‘Surkovşina’ ismi verildi. Şu anda Rusya’da iktidarın trolleme stratejisine maruz kalan muhalifler, bu etkiden bir türlü kurtulamıyorlar. Muhalif liderlerden Boris Nemtsov’un öldürülmesiyle şoke olan muhalefet kanadı, kendilerine uygulanan Surkovşina stratejisinin etkisinde olduklarının farkında değiller. Bu stratejiyle yapay kavgaların içine çekilen muhalefet kanadı, Rusya’daki ekonomik krizin ortaya çıkardığı asıl sorunlarla bir türlü ilgilenemez hale geldi

Kadirov ve “hainler”

Bir gündem yönetme sanatı olan Surkovşina için, ‘sosyal medya fenomenleri’ önemli bir enstrüman. Gündem üretilen bu fenomenler üzerinden yönetiliyor. Rusya’da sosyal medya hesabından en çok alıntı yapılan ve bu yolla hakkında en çok haber üretilen kişi olarak Çeçenistan Devlet Başkanı Kadirov gösteriliyor. Bir nevi sosyal medya fenomeni olan Kadirov, sadece Kafkasya veya Rusya’nın iç siyaseti ile ilgili yaptığı yorumlar sebebiyle gündem olmuyor. Uluslararası yayın organlarına da konu olan Kadirov, Rusya ne zaman yayılmacı adımlar atsa, gündem değiştiren açıklamalar yapıyor.Ukrayna krizi sırasında Rusya’nın askeri müdahalesinin üstünü örtmek için, Çeçen savaşçılar kozunu ileri sürerek önemli bir rol oynayan Kadirov, Ukrayna’da aslında pek gücü bulunmayan Çeçenlere dikkati çekerek Rusya’ya kolaylık sağladı. Kadirov daha sonra ABD’nin Rusya’ya uyguladığı yaptırımları hedef alan açıklamalar yaptı. Bu açıklamalar, aslında bir hayli ciddi olan yaptırımlar meselesini sulandırılmakta kullanıldı ve Kremlin’e yakın olan Rus medyası, Kadirov’un başlattığı sulandırma operasyonunu devam ettirdi. Kampanyanın hedefi, meseleyi Rus halkının gözünde küçültmek ve Putin’e yakın olan isimlerin karıştığı yolsuzluk olaylarını kamuoyundan gizlemekti. Bu yolla, halk tarafından başlatılacak muhtemel protestoların önüne geçildi.

Kadirov bu stratejiyi sadece Rusya’nın yararına kullanmakla kalmıyor, üstlendiği bu sosyal medya fenomeni rolünü, Çeçenistan’daki yönetimini meşrulaştırmak için de kullanıyor. Bulduğu her fırsatta Putin’e bağlılığını dile getiren Kadirov, bu bağlılığı sebebiyle Kremlin’den diğer federasyon üyelerine göre daha yüksek meblağda ödenek alıyor. Kadirov bu sebeple, Rusya’daki muhalifler tarafından sert bir şekilde eleştiriliyor. Rusya’da muhalefetin güçlü isimlerinden, Yolsuzlukla Mücadele Vakfı lideri Aleksey Navalny de Kadirov’u eleştiren isimler arasında. Kadirov, Navalny tarafından, Çeçenistan’da Rusya Federasyonu kanunlarını işletmemek ve bölgeyi kendi kuralsızlığıyla yönetmekle suçlanıyor.

Putin’e yönelecek tepkileri üzerine çekti

Muhalefetin Putin’e yönelecek tepkilerini kendi üzerine çekme rolünü üstlenen Kadirov, bu görevi kısmen de olsa başardı. Kadirov, Liberal (Batıcı) denilen ve Rusya’da ‘sistem dışı muhalifler’ olarak adlandırılan Nemtsov-Kasyanov-Navlny muhalif üçlüsünün ve onlara yakın basın kuruluşlarının hedefi oldu. Liberal basın kuruluşları olarak bilinen Novaya Gazeta, Ekho Moskava radyosu ve RBC yayın grubu Kadirov’la büyük bir kavgaya girişti. Liberal muhalifler, kavgayı ilk önce Çeçenistan’da yaşanan insan hakları ihlalleri üzerinden yürüttü. Kadirov’un hanesinde insan hakları konusundaki eksilerinin hayli fazla olduğunu bilen muhalifler, Çeçenistan’da insan hakları alanındaki çalışmalarıyla tanınan Kalyapin’e destek vererek kavgayı daha da sertleştirdi. İki taraf adeta bir ölüm kalım savaşına girişti denebilir. Bu kavganın bir ölüm-kalım savaşı olduğu sözünü ispatlayan en önemli örneklerden birisi, Moskova’nın ortasında meydana gelen ünlü muhalif siyasetçi Nemtsov cinayeti. Muhalif gazetecilere baskı yapmakla, hatta bazı kişileri öldürtmekle daha önce de suçlanan Kadirov’un, siyasi muhaliflere el uzatamayacağı söyleniyordu. Nemtsov cinayetiyle birlikte Putin’in Kadirov’un serbestiyet alanını genişlettiği iddia edildi. Bu iddialara göre, Putin, Kadirov’u istediğini yapma konusunda serbest bırakmıştı. Bu iddialar üzerine, analist Piontkovsky yaptığı değerlendirmelerde, Kadirov’un artık yerel bir kukla olmadığını, federal siyasette eşdeğer oyuncu olduğunu belirterek Kadirov’un bu yeni pozisyonundan rahatsız olanların içerisinde FSB ve askeri kanatta görev yapan üst düzey komutanların da olduğunu öne sürdü.

Rus iç siyasetini de etkiliyor

Trolleme sanatında kullanılmak üzere yaratılan bu sosyal medya fenomeninin, amacını aşarak, Rusya iç siyasetini etkiler hale gelmesinin, hem muhalif kanadı hem de Putin çevresini çok rahatsız ettiğini yazan Piontkovsky, Rusya’yı Çeçenistan’dan bir an önce kurtulmaya davet etti. Piontkovsky’e göre Çeçenistan Rusya’nın bir parçası olması gerekirken Rusya Çeçenistan’ın bir parçası oldu. Bir an önce Rusya’nın Çeçenistan’dan kurtulması gerektiğini savunan ve Novaya Gazeta, Radyo Liberty, Ekho Moskova gibi muhalif medya kuruluşlarında yazılar yazan Piontkovsky özellikle Kremlin’in içindeki güvenlikçiler kanadının Kadirov’dan rahatsız olduğu üzerine senaryolar yazıyor. Piontkovsky ayrıca Rusya’da liberal muhaliflerin önder isimlerden biri ve Liberal Muhalefetin Nemtsov sonrası tek lideri olarak adlandırılan eski Rusya Başbakanı Kasyanov’a olan yakınlığı ile biliniyor. Piontkovsky, “Gordonua” isimli internet sitesinde yayınlanan yazısında “Kadirov’a yönelik saldırıların onu zayıflatmayı amaçladığını söylüyor ve Kadirov üzerinden Putin’i de zayıflatmaya yönelik kampanya yürütüldüğünü iddia ediyor. İddiaların en ilginç yanı ise bu kampanyaların Kremlin’in içinden yürütüldüğü. Analistler Kremlin içerisinde yaşanacak darbe senaryolarını kamuoyuna taşırken Kadirov ve Liberal Muhalefet kavgası her geçen gün sertlik dozajı artarak devam ediyor. Son olarak, Kadirov’un kendisini instagram üzerinden tehdit etmesi üzerine, Kasyanov Kadirov’u FSB’ye şikayet eden bir dilekçe yazdı. Bu dilekçe, Kasyanov’u, Kadirov yanlısı Çeçenlerin pastalı saldırısından kurtaramadı. Daha sonra, Nijniy Novgorod’a giden Kasyanov, kaldığı otelde, Rus gençlerin saldırısına uğradı ve Kremlin yanlısı basının kameralarından kendisini zor kurtardı.

Kadirov’un hedef gösterdiği bir diğer muhalif olan İlya Yaşin 1 Şubat’ta Kadirov raporu hazırlamaya başladığını duyurdu. Moskova Polisi, 12 Şubat’ta Yaşin’in arabasını, 13 Şubat’ta da evini aradı. Yaşin, baskın yapan polislerin, hazırlamakta olduğu Kadirov raporunu aradıklarını duyurdu. Bu gelişmeler, Kadirov’un muhalifleri susturma görevinin, Kremlin tarafından yönetildiğini gösteriyor. Kremlin, sağ duyulu bir şekilde karşılık veremediği politik çekişmelerde, Kadirov üzerinden trolleme yöntemini kullanmaktadır. Trolleme sanatıyla, meselenin ciddiyetini sulandırmakta ve karşı tarafı argümansız bırakmaktadır. Trolleme sanatını kullanan Kremlin, kaba kuvvet kullanmaktan da geri durmamaktadır. Kendi içinde, küçük düşürerek ve ötekileştirerek susturamadığı muhalifleri tasfiye etmekten çekinmeyen Kremlin, uluslararası meselelerde askeri ve istihbari gücü de kullanmakta.

Rusya uzmanları Kadirov’un son dönemde Jirinovski’nin yerini aldığını yazmaktan çekinmiyor ama Kadirov’un Jirinovski’den farklı olduğu gözden kaçmıyor. Jirinovski, Sovyetler Birliği dağıldığında, Liberal Demokrat Parti’yi kurdu. Bu partide, Rus milliyetçiliği ve şovenizme dayalı siyaset yürüterek emperyalist düşünceye sahip Rusları Duma’ya soktu. Jirinovski, Rusya’da muhaliflerce “Palyaço” diye adlandırılmaktaydı. “Palyaço”, Kremlin’in radikal söylemlerini Kremlin’den önce dile getirerek kamuoyu yoklaması yapardı. Günümüzde, aynı rolün Kadirov’a verildiği söyleniyor. Fakat, Kremlin’in bu yeni palyaçosu sadece konuşmakla yetinmiyor, radikal eylemlerde de bulunuyor. Bu ise Rusya kamuoyunda, Kremlin’in Kadirov’u kontrol edemediği şüphesini uyandırıyor. Liberal muhaliflerin, Kremlin’i Kadirov üzerinden sertçe eleştirmesinin sebebi, Kremlin’in yeni palyaçosunun ve onun adamlarının Moskova sokaklarında ellerinde silahlarla dolaşması.

Federal bir siyasetçi olmak hedefinde

Kadirov, tabii ki bu palyaço rolünü kabul etmiyor ve kendisini Rusya’nın vatansever bir kurtarıcısı olarak görüyor. Çeçenistan’da, neredeyse yaptığı her konuşmada, 2. Çeçen-Rus savaşında Rusların safında verdiği mücadeleyi dillendiriyor. İçkerya ve Kafkasya Emirliği’ne karşı yaptığı mücadelelerden bahis açarak Rusya’yı dağılmaktan kurtardığını iddia ediyor. Kadirov, bu eylemlerinden dolayı, hem Kremlin’den hem de Rus halkından saygı bekliyor. Zamanında Çeçen direnişinin bastırılmasında oynadığı kilit rol sebebiyle, Çeçenistan ile yetinmiyor, Rusya’da önemli bir siyasi figür haline gelmek istiyor. Federal bir siyasetçi olmak isteği yanında, Çeçenistan’daki yönetimine Ruslar dahil kimsenin karışmasını da istemiyor. Çeçenistan’ı kendine ait bir toprak olarak gören Kadirov, burada yaşayan Çeçenlere de kölesi olarak bakıyor. Kölelerinin, hangi dine mensup olduğundan, onların haklarına ve mallarına kadar her şeyi kendi sorumluluğunda gören Kadirov, yönetim alanını genişletmeye çalışmaktan da vazgeçmiyor. Adeta bölgenin ağalığına soyunan Kadirov, Rusya’nın kendisine işlemeyen kanunlarına göre yalnızca atanmış bir devlet başkanı olduğunu unutuyor. Bu ufak ayrıntıyı kendisine hatırlatan herkese çok sert bir şekilde saldırıyor. Bu durumu sürekli ele alan Moskova merkezli basın, Kadirov’un Cahar Dudayev’in kurmak istediği Çeçen İçkerya Cumhuriyeti’nden daha fazla güç elde ettiğini yazmakta.

Kadirov’un Çeçenistan’ın petrol kaynaklarını federal merkezden alma konusunda önemli kazanımlar elde ettiği de iddia ediliyor. Bu iddialara delil olarak Rusya’da petrol kaynaklarını yöneten ikinci büyük şirket olan Rosneft’in Çeçenistan’da faaliyet yürüten alt şirketlerinden birinin Kadirov’a bırakılması gösteriliyor. Kadirov’un elde ettiği bu başarılardan rahatsız olanların başında yine Putin’in önemli adamlarından Rosneft’in Ceo’su Igor Sechin geliyor. 2008-2012 yılları arası Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği yapan ve Putin’e yakın isimlerden biri olarak bilinen Sechin’in rahatsızlığına FSB ve askeriye de ortak. Çeçen savaşlarında “gösterdiği üstün başarılar” ile tanınan Vladimir Şamanov, Sechin’in yanında yer alan askeri kanadın önde gelen isimlerinden biri. Kendisine karşı duyulan rahatsızlıklardan haberdar olan Kadirov, eğer yönetimden gidersem Çeçenistan’da yeni bir savaş çıkar mesajı vermeye çalışıyor. Kadirov, bu amaçla, aşırı dinci hareketlerin Kafkasya’da bitmediğini, onların pusuda beklediklerini ispatlamaya çalışıyor. Suriye’de savaşan muhalifleri destekleyen ve Rusya’nın Ortadoğu’da yaptığı katliamları kınayan Kafkasyalı ılımlı grupları hedef alıyor. Bu saldırılarını da kamuoyuna göstere göstere yapıyor. Kendine ait medya kuruluşlarını ve şahsi sosyal medya hesaplarını kullanarak kamuoyu önünde bu insanları aşağılayıcı yayınlar yapan, adeta linç kampanyası yürüten Kadirov, çevre cumhuriyetlerde bulunan benzer gruplara da saldırıyor. Kadirov, cemaat mensuplarını ve imamlarını öldürmekle tehdit ediyor. Bu tehditkar davranışlarını ara sıra yumuşatan Kadirov, denge siyaseti takip ederek her ay kendine yeni bir düşman üretiyor. Kadirov’un propogandası Putin’e mesaj göndermeye yönelik. Putin’e, “Senin askerinim ve en zor emirlerini istediğin her yerde yerine getiririm” mesajı veren Kadirov, yurtdışı ve yurtiçinde Putin’in kendisine muhtaç olduğunu ispatlamaya çalışıyor.

Yaklaşan başkanlık seçimi

Çeçenistan’da bu sene yapılması öngörülen başkanlık seçimlerinde, yeniden aday olma planları sorulan Kadirov’un İnstagram üzerinden verdiği cevap şöyle olmuştu: “Putin beni layık görürse ve halk seçerse olabilir ama bu konuyu tartışmak için henüz erken olduğunu düşünüyorum. Başkanlık görevimin bitmesine daha iki ay vaktim var. Görevim bitmeden bu konu hakkında konuşmak istemiyorum. Boş laflara vaktimiz yok. Biz yapacağımız işlerle meşgulüz”.

Başkanlık meselesinin gündeme gelmesi ile Rus basınında değişik tahminler yürütülmeye başlandı. Bir yandan ise kapalı kapılar ardında başka senaryoların konuşulduğu da iddia ediliyor. Kadirov’un saldırgan siyasetinden bıkan Kremlin içindeki bazı güçlerin, Çeçenistan yönetimine Kremlin’e sadık ama Kadirovcu olmayan isimleri getirmek istediği konuşuluyor. Bu tarz yazılar daha çok Rusya’da liberal basının temsilcisi olarak görülen Novaya Gazeta’da Elena Milaşina imzası ile çıkmakta. İşin ilginç yanı ise Piontkovsky, Novaya Gazeta’yı ara sıra FSB’nin isteği üzerine bilgi aktarmakla suçluyor. Malezya uçağının Ukrayna’da düşürülmesi üzerine Novaya Gazeta’da yayınlanan iki yazı sonrası da benzer suçlamalar bu gazete için yapıldığını unutmamak gerek. Kadirov, Çeçenistan yönetiminde bulunduğu 13 sene boyunca, sadece dağda kendisine karşı savaşan kişileri öldürmekle yetinmedi, Rusya’da kendisine alternatif olabilecek Çeçen asıllı isimleri de tabir yerindeyse ortadan kaldırdı. Bugün, Rus yanlısı Çeçen siyasilerden Kadirov’a karşı açıktan muhalefet edebilecek isim bulmak bir hayli zor. Çeçenistan’da koltuğunu garanti altına almış gözüken Kadirov, Rusya’nın Çeçenistan koltuğunu bir başka isme vermesinin tek yolunun, kendisinin o koltuktan zorla alıkonulması olduğunu biliyor.

Eğer Kremlin, Kadirov’u görevden almak gibi zor bir karar verirse Kafkasya’da ve özellikle Çeçenistan’da çeşitli sorunlarla karşılaşacağını biliyor. Kremlin bu sorunları kolayca göze alabileceğini daha önce ispatlamıştı. Mahaçkale Belediye başkanı olan ve Rus yanlısı olduğu bilinen Amirov, görevinden alınmak istendiğinde, isyankar davranmış, Kremlin, onu ömür boyu hapisle cezalandırmıştı. Amirov’un tutuklanması, Hollywood filmlerindeki sahneleri aratmıyordu. Moskova’dan gelen özel birliklerin, helikopterlerle gerçekleştirdiği operasyon, Kafkasya’daki bir başka ağanın sonu olmuştu. Bunu bilen Kadirov, düşmanlar üreterek, Kremlin’i Çeçenistan’da başlayacak büyük çapta isyanlarla ve savaşla korkutmaya çalışıyor.

Yine muhalif basında çıkan analizlere göre Kadirov’un Çeçenistan yönetiminden alınması hususunda iki muhtemel senaryodan bahsediliyor. Andrey Piantkovski’nin radyo Liberty’e verdiği demeçteki birinci senaryoya göre, Kadirov yönetimden teamüllere uygun olarak alınacak. Bunun sonucunda Kadirov isyan edecek ve yeni bir Çeçen-Rus savaşı başlayacak. İkinci senaryoya göre ise FSB ani bir operasyonla Kadirov’u görevden alacak ve Kremlin’den Çeçen asıllı olmayan bir yönetici atanacak. Bu yeni yönetici devrinde de, Kadirov’un ekibi Çeçenistan’dan temizlenecek. Kadirov’a karşı olan ulusalcılar ve liberaller Kadirov’un görevi terketmesi gerektiği konusunda aynı fikre sahipler. Analistler ise Putin’in geniş çaplı bir isyanı göze almayacağının altını çiziyor. Analistlere göre, Çeçen sorununu çözerek Rusya’nın başına geçen Putin, özellikle Çeçenistan’da meydana gelebilecek yeni bir isyandan çok büyük zarar göreceğini düşünüyor ve bu sebeple Kadirov’a dokunmayacak. Bu sebeple, Kadirov’un Çeçenistan yönetiminden alınmayacağını ve gelecekte iç ve dış siyasette sıkça gündem olacağını söylüyorlar. Kremlin, ürettiği trolden maksimum verim elde etmek istiyor. Kadirov da bu durumdan mümkün olduğunca fazla faydalanacak.

Yıl oldu 2018 ve Kadırov bu durumdan faydalanmaya devam ediyor. 

2016 yılında Suriye’de oynana oyunların farkına varan Rusya ve Türkiye WW3.0 karşılıklı cephelerde olmaların zararını farketmişti. Her iki ülke tarihte olduğu gibi BATI tarafından yıpratılıyordu. Her iki taraf hedef idi fakat Rusya cephenin obür tarafında olup bilinen hedef iken Türkiye gizli saldırıların hedefi idi. Türkiye bu durumu ters çevirme adımlarına girişirken 15 temmuz oldu ve gizlilik kalmadı. Artık taşlar oturmuştu. Bunu ilk anlayan da Rusya oldu. Uçak krizi her iki tarafın az çabasıyla ortadan kalktı. Artık dünya siyasetinde ve bölgede rekabetçi fakat Suriye’de müttefik olmuştu Rusya ve Türkiye. Bu duruma BATI’nın tepkisi beklemeye gelmedi. Karlov suikastı yaşandı ve Rusya kendi büyükelçi öldürülmüş olmasına rağmen tepki vermedi. Suriye’de iç savaşın ilk barış güvercinleri uçuşmaya başladı. PYD/PKK için ise sonun başlangıcı. 

Kuzey İrak Kürt bölgesinde yapılan referandum burada yaşanan hibrit savaşın bir parçası fakat ben o referandumu uzaktan takip ettim. Kitaba alacak kadar bilgi sahibi değilim o yüzden yorum yapmayacağım o referandum ile ilgili. Yakından takip ettiğim uzmanlık alanım olan Kafkasya’yı takip ediyordum ve Rusya – Batı – Türkiye üçgeni. 

2016 yılında Türkiye askeri güç olarak Suriye’ye ayak bastı. DAEŞ’in ve PKK’nın tehditlerine karşı atılan bu adım ile Astana süreci başlamış oldu. Astana süreci başlarken Türkiye ve Rusya seçimlere gitti. Hibrit savaşı sıcak cephelerden iç siyasete taşındı. 2016 – 2017 yılları Baltik ülkelerden Ukrayna’ya oradan Gürcistan’a ve Suriye’ye uzanan cephe sabitlenmiş idi. Kafkasya ve Hazar üzerinden Rusya’nın Suriye’ye ulaşımını kesmek için atılan adımlar oldu. Bu adımlar Azerbaycan ve Ermenistan’ın iç karışıklığa ve 4 günlük sıcak savaşa neden oldu. Böylece alevlenen Kafkasya cephesi Ermenistan’nın işgal ettiği toprağı kaybetmesi ile söndü. Başarılı hızlı ve kısa savaşla bir kısım topraklarını kurtaran İlham Aliyev seçim öncesi yapılan baskılarına rağmen yeniden seçildi. Ermenistan ise hem Azerbaycan’a 4 günlük savaşı kaybetti hem Ermenistan’ın siyasi yönetimin değişmesine sebep oldu. Bu savaşı da yerinde izleme imkanı buldum. Ermenistan’da geçirdiğim o günler Ermenistanın yakın zaman siaysi yönetim değişikliğe gideceğini artık tahmin etmiştim. 

4 günlük savaş Nisan 2016 yılında yaşanmıştı. Ben Ermenistan ve Kafkasya’dan Mayıs 2016’da döndüm. Ermenistan’da Litvanya merkezli bir haber ajansı için çalıştım. Gelecekte böyle bir kitabı ele alacağımı bilerek mı yoksa araştırmacı ruhuyla mı ama yayınlanmazsa bile çalıştığım bütün bölgeler hakkında yazdığım raporlarla dolu bir arşivim. 2016 Mayısta Ermenistan ila ilgili yazdığım bir yazıyı okursanız tarihi gelişmesini ve savaşın bir cephesi sakinleşirken nasıl başka bir yerde patlak verdiğini anlarsınız. 

Rusya’nın Dağlık Karabağ Oyunu ve Batı ile Çekişmesi

Azerbaycan’ın dört günlük savaş’ta elde ettiği başarı sonrası sürekli suçlu arayan Ermeniler bu bozgunun bir payınında Rusya’da olduğunu idda etmekteler. Ermenistan’daki analistler (özellikle batıcı kısmı) Rusya’nın Suriye sonrası nereyi karıştırcağını beklerken, Dağlık Karabağın listede ilk sırada olduğunu dile getirmekten çekinmiyorlar. Suriye sonrası Kafkasya ötesi NATO ve Batı’nın yayılmasına karşı adımlar atan Rusya’nın Azerbaycan’ı silahlandırıp tahrik ettiğini  idda eden Ermeni uzmanlar Rusya’nın hedefi “Barış Gücü” tabelası altında Rus askerlerini Azerbaycan topraklarına yerleştirme çabası olduğunu söylüyorlar.

Ermenistan çıkarlarının çiğnendiği bu durumda, Rusya’nın Ermenistan’ı bir piyon veya askeri zemin olarak kullanmak istediğini söyleyip, bundan rahatsız olmaktalar. Barış gücünün bölgeye yerleşmesi ile Ermeni askerlerinin bölgeden çıkarılacağını söyleyen Ermeni uzmanlar; Dağlık Karabağ’da Rusya’nın barış gücünün Ermenilere güven sağlamayacağını tam tersi SSCB dağılırken bu askerlerin Azerbaycan tarafından Ermenilere karşı kullandıklarını idda etmektedirler. Bu iddaların asılsız olmadığını savunan Ermeni uzmanlar; kesinlikle bölgeye üçüncü gücün girmesine karşı olduklarını dile getirmektedirler. Rusya’nın Batı’ya ve NATO’ya karşı tutumunu desteklemeyen Ermeni uzmanlar; NATO’yu da bir müttefik olarak görmekte. 

Fakat bu tutumları söylemde kaldığı için, bugün Ermenistan’da bulunan Rus askeri üslerine yayılmıyor. Ermenilerin Rusya’dan beklentileri ise “Rusya bizi korusun fakat biz kendimize göre de haraket edelim” Ruslar Ermenistan’da kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmektedir. Rusya Ermenistan’ı Kafkasya ötesi öncü karakol olarak görmektedir. Ermenilerin ‘’Büyük Ermenistan’’ projesi Ruslar için sadece propagandan başka birşey değildir. Rusya Ermenistan’da Türkiye karşıtı ve Azerbaycan karşıtı her türlü propagandaya destek veririrken ve bunu kendi basın aracılığıyla yaymaya devam ederken, aynısını Azerbaycan’da Ermenilere karşı da yapmaktadır. Bunun için yerel basını kullanırken, çoğu zamanda Rusya merkezli basını kullanılıyor. Rusya’nın bu davranışı böl yönet siyasetiyle; kendi çıkarları doğrultusunda, din kardeşleri çatısı altında Ermenilere uygulamasıdır. Rusya’nın çıkarları söz konusu ise bu konuda pek seçim yapmadığını göstermekte. 

Rusya, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki barışın ötesinde kontrol ettiği çatışmayı tercih etmektedir. Rusya Batı’yla Ermenistan içinde mücadele ediyor. ABD ve AB Ermenistan’da demokrasi enstitülerini geliştirmek adı altında fonlara para ayırırken, Rusya’da bu fonların hedefine ulaşmaması için uğraşıyor. Rossotrudniçestvo adı altına Rusya dışında, Rus kültürünün yaygınlaşması amacıyla kurulan bu vakıflar aslında Ermenistan dahil diğer hedef ülkelerin Rusya propagandasıyla kamuoyunu yönetme hedefi taşıyor. 

Rossotrudniçestvo için gizli ödeneklerle para dağıttığı ve Ermenistan’da kontrol ettiği STK’ların Batı fonlarından yararlanıp, o fonlardan aldıkları paraların yolsuzlukta kullanmakta. Bu çalışmaların sonucunda Batı’nın dağıttığı fonlar aslında Rusya’nın çıkarlarına çalışmış oluyor. Ermenistan’daki yolsuzluğun yaygın olması bu tür faaliyetlere müsade ediyor. Fakat Ermenistan’daki Batı yanlısı kesim bu tarz olaylara karşı önlem almaya çalışıyor ve Rusya’ya çalışan yolsuzlukları yerel basında açığa çıkarmak için elden geleni yapıyor. Sonuçta; Ermenista’nın da içerisinde bu tür çatışmalar var ve Batı’nın etkiside her gecen gün bu nedenle artmakta. 

Ermenistan’daki sürekli artan Batı’lılaşma gözlerden kaçmıyor. Rusya’nın Dağlık Karabağ oyunu ise Serj Sarkisyan’ın sert çıkışıyla ve ‘’Rus askerlerinin barış gücü olarak Dağlık Karabağ’da işi yok’’ demesinin Batı fonlarıyla ayakta duran basının ve Batı’cı Ermenilerin etkisi hayli büyük. Batı’cı Ermeniler aniden Rusya’dan kopamayacaklarınında farkındalar bunu için adım adım yapmayı planlıyorlar. 

Ermeni uzmanların en iyi analizi Avrupa ve ABD’de de görev yapan diaspora üyelerinin aktardıkları bilgilerdir. Bu bilgi akımını kullanan Batı’cı Ermeniler bugün Erivan’ın Rusya’dan vazgeçtiği an Türkiye ve Azerbaycan arasında fazla dayanamayacağını dile getirmektediler. Batı’da Rusya’nın alternatifini bulduğu an Ermenistan’da Ukrayna ve Gürcistan senaryosuyla askeri darbeyle yönetim değişimi yapabilir. 

Rusya’da bunun olabileceğini tahmin ettiği için Ermenistan’ın Kafkasya ötesi üs olarak kalmasını sağlayacaktır. Gelecekte bölgede böl yönet siyasetinide devam ettirecektir. Ermenistan’a silah yardımını yaparken Azerbaycan’a da silah satacaktır. NATO’nun bölgeye yayılmasını önlemek için Rusya gelecekte, Gürcistan’da veya Azerbaycan Ermenistan arasında sıcak çatışmaları azmettirecek hareketlerde bulunacaktır. 

Bunu açık ağızdan yapamadığında basını ve medyayı kullanarak yapacaktır. Rusya kesinlikle Gürcistan’ı bu çatışmaya dahil edecek ve bunun içinde Gürcistan’daki Ermenileri kullanmayı deneyecektir.  Ermenistan’daki bazı uzmanlar ise Türkiye ile sözde soykırım suçlamalarından vazgeçmeseler bile onları tarihçilere bırakıp, Türkiye ile anlaşma yollarının aranması gerektiğini kabul eden görüşler beyan etmektedirler. Ruben Mehrabyan’ın söylediği gibi arayışlar kesinlikle Rusya’nın müdahalesi ile başlamadan sona ericektir.

Ocak 2019’da bu kitabı yazmaya başladığımda, Ruben’e itirazım şu olurdu. Rusya ana oyuncu olarak öne çıksa da, artık önemli etkisi kalmamıştır. Evet, Ermeniler gemilerinin dümenini Batı’ya çevirdiler ama eğer Türk düşmanlıklarından vazgeçmezlerse başaramayacaklardır. Ermenistan Türkiye’yi Orta Asya’dan ayıran duvar gibidir, bu duvarın kontrolü kimin elinde olursa o güç Türkiye ile Orta Asya arasındaki bağı kontrol edecektir. Batı için Rusya’yı Kuzey’de sıkıştırıp kapatmak önemlidir. Ancak Türkiye’yi de Anadolu’da kuşatarak sıkıştırmak önemlidir. Böylece Ermenistan, Gürcistan, Suriye ve Ukrayna arasındaki cephe hattıdır. Suriye ve Irak’ta yaşanılanlarda Batı’nın Ermenistan’ın üzerindeki oyunlarının benzeridir. Bu devletler Türkiye düşmanı olarak devlet kurma hevesine girmiş bulunuyorlar. Astana süreci ile Suriye’de oynanan oyunu kıran Rusya ve Türkiye. Kafkasya’da da aynı işbirliği ile Batı’yı Kafkasya’dan çıkarmasıyla büyük sorunlarla karşı karşıya kalacağının farkındadır. Çok ilginçtir ama bugün bu iki devletin Beka sorunlarının çözümü bu işbirliğinden geçiyor. 

Rusya 2018 yılında Ermenistan siyasetinde bir nevi kayıplar yaşamasıyla, rotasını Kafkasya’ya çevirdi ve başka bir başarıya imza attı. Hazar denizini paylaşan ve Hazar’da kıyısı olan devletler haricinde, Hazar denizine üçüncü ülkelerin askeri birliklerinin girmesini yasakladı. Böylece Rusya Azerbaycan üzerinden İran’a ve oradan da Suriye’ye kadar kendine yedek yol açmış oldu. Rusya İran üzerinden Güney tarafından geçen savaş cephesini, Ermenistan Suriye, Irak ve Afganistan hattına kadar indirmiş oldu. Rusya sınırlarına en yakın sıcak savaş ihtimali olan cepheleri Güney-Batı hattını böylelikler güven altına almış oldu. Bu hattın diğer kolu ise Ukrayna ve Gürcistan’dan geçiyor. Bu hattı kendi sınırlarından uzaklaştırmaya çalışan Rusya, gelecekte buralarda aktif eylemlere geçeceğini beklemek mümkün. Suriye sakinleşmedikçe Rusya’da sıcak çatışmaların buraya geçmesine izin vermeyacektir. Fakat bu eylemsiz kalmayacak anlamınada gelmez. 

Rusya Suriye’de sonuna kadar PYD/PKK’ye karşı umut besledi ve besliyor. Geçmişte SSCB’nın sonsuz destek verdiği Suriye PYD/PKK’sı aslında Rusların gel demesiyla Rusların ayağına gitmeliydi ama böyle bir şey hiç yaşanmadı. Afrin’de kurnazlık yapan PYD/PKK Rusları kullanarak ömürlerini uzattı sadece. Afrin’de savunma hazırlığındayken Rus şemsiyesini kullanan PYD/PKK’lılar bölgeyi Rusların isteği üzerine Esed’e devretmeyince Rusya şemsiyeyi çekti. Putin’nin PYD/PKK ikilemini Anadolu Ajansı için yazmıştım. O yazıyı tekrar okuyarak devam edersek kitapta yazdığım gelişmeleri anlamak daha kolay olur. 

Rusya’nın PYD İkilemi

Soçi’den sonra Suriye’de “yeni düzen” ve barış görüşmeleri öne çıkıyor. Üç devlet, üç lider yakın tarihte ilk defa ABD’nin dahil olmadığı bir karar aldı. Böylece Ortadoğu’nun artık sadece “haçlıların” insafına kalmadığı kör olmayana görünür oldu. Fakat bölgesel güçlerin aralarındaki anlaşmazlıklara küresel aktörlerin oyunları da eklendiğinde, bölgede barışın ve istikrarın sağlanması yakın zamanda pek de mümkün görünmüyor. Irak sonrası Suriye’de Kürt kartını oynayan küresel güçler, bu kartı elde tutmak için hayli çaba sarf ediyor. Kremlin ve Washington her ne kadar bu saçmalığa son vermeye hazır olsalar da, ellerini “Kürt kartının” altından çekeceğe benzemiyorlar.

Kürtlerin PYD/YPG terör örgütü tarafından temsil edilmediği apaçık ortada olsa da, bu iki küresel güç, “Kürtler” derken genellikle bu terör örgütünü kastediyor. Suriye’deki Kürtlerin en büyük hatasının da küresel güçlere bu imkanı tanımak olduğunun altı çizilmeli. Çünkü PYD/YPG adı altında anılan bu terör örgütü Kürtler adına oturup pazarlık yapıyor. Bugün ABD’ye göz kırpan, onların ellerinden yiyen bu örgüt, aynı anda Rusların da eline bakıyor ve oradan da yemeye çabalıyor. Kendince bir denge siyaseti yürüten terör örgütü, sözde temsil ettiği halkı müstakbel bir felakete taşıyor. Örgütün lider kadrosu kendini kurnaz sansa da, en azından Ruslar onların oynadığı oyunun farkında; ABD’nin stratejistlerinin de saf olmadığı ortada.

Rus uzmanlar ne diyor ?

26 Mart’ta Komsomolskaya Pravda gazetesi ABD’nin PYD/YPG siyasetini değerlendiren yazısında, ABD’nin Suriye’de yeni bir Kosova’nın peşinde olduğunu yazıyor. Doğu Avrupa’da ve Balkanlarda devletleri parçalayıp Kosova’yı bir üsse dönüştüren ABD aynısını Suriye’de yapıyor diyen Aleksandr Kots ve Dmitriy Steshin, ABD’nin Mart ayından beri kuzey Suriye’ye kalıcı geldiğinin sinyallerini verdiğini söylüyorlar. Fakat o zaman Rakka hâlâ DEAŞ’ın elindeydi; ABD ve Rusya DEAŞ’a karşı mücadelede başarılı olma yarışındaydı. 25 Eylül’de Rossiyskaya Gazeta yayımladığı Kuzey Irak referandumu değerlendirmesinde Ortadoğu uzmanı Aleksei Melashenko’nun görüşlerini aktarıyor: Melashenko bölgede yeni bir devletin oluşmasının Sykes-Picot antlaşmasını geçersiz kılacağını, bunun da sadece bölgesel barışı tehdit etmeyeceğini, bütün dünyayı kötü etkileyeceğini ve sonuçlarını tahmin etmenin mümkün olmadığını söylüyor. 23 Ekim’de ise RBC.ru adlı haber sitesi Soçi zirvesini değerlendirirken “Kürt güçleri” diyerek PYD/YPG terör örgütünü bir yazıda iki defa öne çıkarıyor. Soçi’den sonra, cevaplardan daha çok sorular oluştu diyen RBC, Putin’in Valday forumunda dile getirdiği ve Soçi’de üç liderin konuştuğu Suriye ulusal kongresinin yapılmasının mümkün olmadığını anlatan bir analiz yayınladı. Suriye ulusal kongresine ilk başta Riyad’da toplanan muhaliflerin karşı çıktığının altını çizen RBC, diğer tarafından Kürtlerin katılımı da belli değil diyor. RBC’nin analizinde, Esed’in danışmanı Buseyna Şaban kongreden önce herkesin silahlarını bırakması gerektiğini söylediği halde, “Kürtler” Esed’e karşı savaşmayacaklarını henüz beyan etmediler; hem Türkiye de “Kürt güçlerinin” katılımına karşı deniliyor. PKK’nın Rusya’daki propaganda yayınlarında ise Rusya’nın geçmişten bugüne Kürtlere konjonktürel davrandığı ve bu yüzden artık Ortadoğu’da Kürtlerin kiminle dost olacağına Kürtlerin karar vereceği yazılıyor.

Başka “Kürtler” mümkün

Rus basınında Soçi sonrası “Kürt sorunu” başlığında ele alınan yazılarda belirsizlik var. Ruslar bir taraftan Kürt kozunu kaybetmek istemiyor, diğer taraftan da Kürtleri düşman ilan etmeye hazırlanıyor. Rus basınına bakılınca net bir duruş görmek mümkün değil. Ama Kremlin ve dışişleri sözcüleri dahil resmi açıklamalara bakıldığında Rusya’nın tutumunun belli olduğu görülüyor. Özellikle Soçi sonrası Peskov’un ve dışişleri sözcüsü Zaharova’nın açıklamalarında, Rusya’nın kongrede Kürtleri görmek istediği, ama bu “Kürtlerin” Türkiye, İran ve Esed’in itiraz etmediği Kürtler olacağının işaretleri veriliyor. Bu mesaj özellikle PYD terör örgütüne veriliyor. Rusya PYD terör örgütüne “Silahları bırakın veya askeri birliklerinizi Esed ordusuna dahil edin ve otonom bölge için pazarlığınızı yapmaya gelin” diyor. Yani Kremlin PYD’ye YPG’siz gel diyor. Aynısını Afrin’de de isteyen ve kısmen başarılı olan Rusya bu isteğini tekrarlıyor. PYD/YPG terör örgütü bugün kazandığı topraklardan ve en önemlisi petrol kaynaklarından vazgeçemezse, kendine veya arkasında duran küresel güce güvenip de akıllanmazsa, yarın masada başka “Kürtlerin” olduğunu görecek. Rus basınındaki ikircikli değerlendirmeler de kesinleşecek.

ABD kurtaramaz

Sonuç olarak PYD/YPG, Soçi üçlüsü tarafından terör örgütü olarak kabul edilecek gibi duruyor. Türkiye, İran ve Irak’ın kuzey Irak’ta yapılan referanduma verdikleri ortak tepkinin aynısının çok yakında kuzey Suriye için Soçi üçlüsü tarafından gösterileceğini tahmin edebiliriz. Bölgede bulunan ABD askerleri PYD/YPG terör örgütünü kurtaramaz ama yine Rus uzmanlara göre bu birlikler daha büyük ve küresel bir savaşa neden olabilir. Yine DAEŞ bahanesiyle örgütün zorla silah altına aldığı Araplar ve diğer etnik azınlıkların gençleri PYD/YPG’nin hedefleri için savaşmaya istekli değil. Bunu hem yerel kaynaklar hem de o gençlerin dışarıda olan akrabalar dile getiriyor. Örgütün asıl militan kadrosunun eridiğini yerel kaynaklar aktarıyor. PYD/YPG terör örgütü boyunu aşan bir oyuna girişirse (ki öyle yapacak gibi görünüyor) onun sonu da Saddam ordusu sendromu olacak. 

……………………….

Yazının son cümlesine dikkat edin. ‘’Saddam ordusu sendromu’’ ne olduğunu bilmeyenler için açıklayayım. Arkasına bakmadan kaçan silahlı unsurlar Saddam ordusu sendromu yaşamaktadır. Afrin’de bildiğimiz gibi PYD/PKK safları domino taşı gibi dağıldılar.

Böylece Türkiye ile ilişkilerinde Afrin’i kullanan Ruslar Astana sürecini de de Soçi’ye taşımış oldu. 

Soçi’de yapılan Suriye Kongresi ise daha sonra Rusya ve Türkiye’nin Menbiç ve Fıratın Doğusu konusunda ABD’ye karşı masada güçlü olmasını sağladı. Hatta siyasi cephe Astana, Soçi, Tahran ve Ankara hattı çizildi. SSCB’nın dağılmasından bu yana ilk defa bölgesel sorunlar, bölgesel oyuncuların çıkarları dikkate alınarak masaya yatırılıyordu. Böylece WW3.0’ın Doğu ve Batı blokları oluşmuş oldu. ABD’nin teröre karşı başlattığı idda edilen bu savaş, ilk başta Rusya’yı İran’a daha da yakınlaştırdı, daha sonra ise Doğu blokunun oluşmasına neden oldu. 

2017 yılı DAEŞ’in ABD ve koalisyondaki muhaliflerin Rusya, İran ve Esed rejimine karşı yenilmesiyle devam etti. Bu arada Rusya ve ABD Suriye’den çıktık çıkıyoruz anonslarıyla burada var olmaya devam ettiler. Her iki küresel oyuncu Suriye’deki varlığını DAEŞ’e borçludur. Çünkü İrak’taki ABD işgaliyle üretilmiş olan DAEŞ aslında Rusya’ya da bonus olarak hizmet ediyordu. Rusya ABD’nin icatlarını ABD’nin elinden alarak ABD’ye karşı kullanmayı adet edinmişti. 

Obama döneminde Rusya’yı küçümseyen ABD. Bugün ise Amerikalı demokratlara göre Rusya’nın seçtirdiği Amerikan başkanı ‘Trump’ tarafından yönetiliyor. Rusya ise ‘seçtirdiği’ ABD başkanına, Suriye’de rejimi hedef almasını engelleyemiyor. Hibrit savaşı sadece belli ülkelerde kaos oluşturmaz şahit olduğumuz gibi dünya siyasetini de alt üst eder.

Türkiye’nin Küreselleşmesi ile Rusya’nın Tutumu.

Türkiye 15 Temmuz sonrasında hemen Rusya ile ilişkilerini düzeltmiş ve Fırat Kalkanı gibi operasyonuyla Suriye’de ve genel olarak WW3.0 gidişatınıda değiştirmiştir. Fırat Kalkanı ve 15 Temmuz sonrası hızla toparlanan Türkiye, ABD’nin hedefi olmuştur. Fiziki olarak Erdoğan’ı durduramayan ABD ve Batı ekonomi üzerinden Türkiye’yi vurmaya devam etmiştir. 

Türkiye’nin bu kadar çabuk toparlanması bölgede yeni krize neden oldu. İlk başta Türkiye ile dost olan ülkeler zorlandı. Böylece Katar krizi ortaya çıktı ve sonra Küdüs krizi yaşandı. Bu arada İrak’taki referandum krizide kaynadı gitti. 

Halk bank ve döviz krizi ise Türkiye için 2017-2018 yılları gerçekten dayanıklılık testi oldu. Bu krizler yaşanırken, Rusya Türkiye ilişkileri ve Rusya’nın davranışları WW3.0 gidişatı için önemli oldu. Rusya her seferinde Türkiye ile olan ilişkilerine değer verdi ama ikili ekonomik ilişkilerinde ise Putin  ve Erdoğan ne kadar arzulasalarda uçak krizi öncesine dönmediler. Yine vizeler kalkmadı. Rusya bölgede Türkiye’yi kızdırmayacak şekilde hareket ederken, ABD ve Batı’nın da karşısında durdu. Bu gelişmeleri nasıl gördüğümü ve nasıl yorumladığımı yazdığım analizle ve beyan ettiğim görüşlerimle daha iyi anlaşılacaktır. İşim Rusya’yı iyi okumak olduğuna göre ben de Rusya’yı okumaya devam ettim. 

Körfezdeki Kriz Moskova’dan Nasıl Görünüyor?

Katar krizine Rusya’nın bakışını anlayabilmek için öncelikle bilmemiz gereken ikili ilişkilerin ne durumda olduğu. Katar Rusya’nın gaz alanındaki en önemli rakibi. Katar’ın likit doğal gazı çoğu zaman Rusya’nın doğal gazına alternatif olarak değerlendirilir. Mesela Ukrayna krizi patlak verdiğinde Rusya doğal gaz savaşını başlatmış, Ukrayna ise Katar’dan likit doğal gaz alacağını duyurmuştu. Ukrayna’nın likit doğal gaz alımı için öngördüğü alternatif tedarikçiler arasında Azerbaycan da vardı. AB ve Türkiye de Rusya’nın gaz ambargosunun altında kalmamak için Katar’ın likit doğal gazını alternatif olarak değerlendiriyor.

Katar ve Rusya, Suriye, Mısır, Libya gibi Arap baharının yaşandığı ülkelerde hep farklı taraflara destek verdiler. Katar topraklarında iki büyük ABD üssünün kurulu olmasını da dikkate alırsak, bu iki devlet müttefiklik şöyle dursun, düşman devletler olarak bile değerlendirilebilir. Fakat işler o kadar basit değil.

Katar’ın yatırımları

ABD ve AB tarafından uygulanan yaptırımlardan dolayı girdiği krizde Rusya’nın ayakta kalabilmesi için Katar büyük rol oynamıştı. Katar Rusya’ya doğrudan yatırımlar yaparak Rus ekonomisine destek vermişti. Rusya’nın ikinci enerji devi olan ROSNEFT’in hisselerinin bir kısmı Katar’a ait. Krizden sonra, Katar’ın Rusya’ya yaptığı yatırımları ele alan Forbes Russia dergisinin haberine göre, Katar Yatırım İdaresi (QIA) ve İsviçreli Glencore şirketi 2016 yılın Aralık ayında ROSNEFT hisselerinin yüzde 19,5’ini satın almış. ROSNEFT’e 2 milyar dolar ek kaynak sağlayan Katar, İsviçre ve Rus CEO’ları Putin tarafından madalya ile onurlandırılmıştı. Rus basını ise hisse satışlarını ABD’nin ve AB’nin uyguladığı yaptırımlarına karşı bir başarı olarak sunmuştu.

Fakat Katar’ın Rusya yatırımları bununla da kalmayacak gibi görünüyor. Katar-Rusya İş Konseyi’nin 2017 yılı Haziran ayında düzenlediği çalıştayda alınan kararla ‘Körfez-Rusya Ticaret Merkezi’ kuruldu. Katar-Rusya İş Konseyi’nin resmi web sitesinde yayınlanan habere göre, yeni kurulan ticaret merkezi, Katar ve Rusya iş çevrelerinin yakınlaşmasını ve iki ülke arasındaki ticaretin artmasını sağlayacak.

 Rusya’nın Katar krizine bakışı

Rusya Katar’ı Suudi Arabistan karşısında bölgesel bir denge unsuru olarak değerlendiriyor. ABD’ye rağmen ülkesine yatırım yapan Katar’ı destekleyen Rusya, Trump’ın bölge ziyaretinden sonra çıkan bu krizi, kendi Ortadoğu politikasına yönelik bir darbe olarak da algılıyor. Fakat Rusya’nın Suudi Arabistan ilişkilere daha çok önem vermesi gerektiğini dile getiren bazı uzmanlar da var. 7 Haziran’da TASS’a verdiği demeçte krizin uzun sürmeyeceğini söyleyen Ulusal Araştırma Enstitüsü’nden Leonid İsaev, Araplar arasında yaşanan bu krizde Suudi Arabistan’ın OPEC üyesi bir ülke olarak Rusya için daha değerli olduğunu dile getirmiş.

Katar ve Suudi Krallığı arasında yaşanan bu krizi yakından takip eden Rusya, krizi her iki tarafıyla da mesafeli yaklaşımını koruyarak yönetmeye çalışacak. Rus medyasında yayımlanan analizlerin soğukkanlı ve tarafsız duruşu, Rusya’nın krizde taraf olmak istemediğini gözler önüne seriyor. Fakat bu krizde bir kazananın olmasını istemeyen Rusya, krizin siyasi olarak devam etmesinden memnun kalabilir. Son tahlilde, bu tarz krizlerin enerji piyasasında her zaman Rusya’nın lehine fiyat artışına neden olduğunu iddia eden uzmanlar var.

Rus basında Körfez krizi

Carnegie.ru sitesinde yayınlanan “Gri kardinal Katar: Küçük Katar nasıl bölgeyi ele geçerdi” başlıklı analizinde Katar’ın bölge lideri olduğunu yazan Dmitry Frolovsky’ye göre, Katar kendisine ideal bir İslam devleti imajını yaratmış ve bu imajla bölgedeki diğer devletler için bir örnek haline gelmiş. Askeri gücü olmayan, ‘sert güç’ kullanamayan Katar’ın ‘yumuşak güç’ kullanmakta ustalaştığının altını çizen Frolovsky, El-Cezire kanalıyla Arap baharının başlamasında önemli bir rol oynayan Katar’ın, iletişim araçlarının yanı sıra eğitim programlarını da kullandığını söylüyor. Dikta rejimlerinin karşısındaki duruşuyla, Hamas’a ve İhvan’a verdiği destekle Katar’ın bölgede merkezi konuma geldiğini söyleyen Frolovsky, Esed’e karşı savaşan gruplara destek olan Katar’ın genç Arap nesillerin isteklerini çok iyi anladığının altını çiziyor. Frolovsky Katar’ın bu başarılı politikasıyla Arap dünyasının lideri konumuna geldiğini iddia ediyor.

RİA Novosti analisti Vladimir Lepehin 15 Haziran’da yayınlanan “Washington Ortadoğu’da yeni Kosova inşa ediyor” başlıklı yazısında ABD’nin “Arap NATO’su” olarak tasarladığı bölgesel askeri bir ittifak kurduğunu söylüyor. Bu ittifak aracılığıyla ABD’nin bölgeyi yöneteceğini söyleyen Lepehin, NATO aracılığıyla AB’nin ABD tarafından sömürüldüğünü savunuyor. Lepehin’e göre daha önce “ılımlı” muhalif dedikleri grupları ve Kürtleri kullanarak bölge devletlerinin üzerinde baskı oluşturan ABD, artık yeni bir strateji uyguluyor: Böl-parçala-yönet politikası izleyen ABD, Sünni blok içindeki anlaşmazlıklarını ön plana çıkararak onları Suudi taraftarları ve Türkiye-Katar tarafı olarak ayırarak bölgede iki askeri blok kurmayı başarmış.

Katar’a baskı uygulayan devletleri uyaran isim ise Rusya’nın dışişleri sözcüsü Zaharova oldu. 8 Haziran’da yaptığı açıklamada Zaharova, Katar’a karşı uygulanan ambargonun kesinlikle terör örgütlerinin işine yarayacağını söyledi. Krizin ilk günlerinde Rusya Zaharov’un ağzından resmi politikası açıklamış oldu. Resmi ağızla bölge devletlerine “krizi büyütmeyin” mesajı veren Rusya’da basın ise krizin çıkmasında ABD’yi suçlu buluyor. Yine RİA Novosti’nin haberine göre, 16 Haziran’da uluslararası görüş paylaşım platformu ‘VALDAY’da “Ortadoğu: Şafak öncesi karanlık mı? Bölgesel çatışmalar ve küresel dünyanın geleceği” başlıklı bir rapor sunan eski büyükelçi Alexey Aksenenok, inisiyatiflerini bölge devletleri üzerinden delege eden küresel devletlerin, yerel oyuncuların çıkar çatışmalarının rehinesi haline geldiklerini söylüyor. ABD’nin bir taraftan küresel jandarmalık görevini yerine getiremediğini söyleyen Aksenenok, diğer taraftan da bölgede ittifak kurduğu yerel aktörlerin çıkar çatışmalarının arasında sıkışıp kaldığının altını çizmiş.

Rus uzmanlar Katar krizini yorumlarken, beklendiği üzere ABD’yi eleştirip Rusya’nın dış politikasını övüyorlar. Katar krizine değinen bütün uzmanlar ABD’nin bölgedeki negatif rolünü öne çıkarmakta. Rusya Araştırma Enstitüsü’nden Elena Suponina haber ajansa verdiği demeçte, ABD’nin Suudi Arabistan’ı desteklediğini, Rusya’nın ise en doğru politikayı izleyerek tarafsız davrandığını söylemiş. Katar’a uygulanan yaptırımların Rusya’nın yararına olduğunu düşünenlerin olduğunu söyleyen Suponina, “Fakat bu uzmanların dikkatinden kaçan şey, bu durumun geçici olduğu, yaptırımlar sonucu yükselen petrol ve gaz fiyatlarının kalıcı olmayacağı” diyor. Suudi Arabistan ile Katarı barıştıramasa bile aralarındaki gerilimi azaltmak dahi Rusya’nın çıkarınadır diyen Elena Suponina, Körfez’de yaşanan krizin Suriye’deki sorunun çözümünü zorlaştıracağını da dile getirmiş.

…………………..

Rusya Körfezde hem Türkiye ile karşı karşıya gelmemek amaçlı siyaset izledi hem Türkiye’nin inisiyatiflerine destek verdi. Mesela Küdüs krizinde Rusya hep arka planda durdu fakat Türkiye’nin safında en arkada yer aldığı da gözden kaçmadı. Küdüs krizinde Rusya’nın duruşunu ele aldığım yazı o dönem türk basında çok okunan yazılarımdan bir tanesi. Bu yazı AA’da yayınladıktan sonra TV kanallar beni canlı yayına çağırır oldu. Sessizce işimi yapan benim için kısa ün meselesi olan bu yazıların değeri beni geçici ünlü etmesi değil. Evet para kazanmak için ünlü olmamız gerekir fakat benim için doğru tespit yapmış olmam çok daha önemli. Rusya’nın Küdüs krizinde davranışı aslında Küdüs’e yaramıştı. Nasıl mı? Analizi okumadan bunu anlamanız mümkün olmayabilir. 

Rusya Kudüs krizinin neresinde?

Uluslararası ilişkilerin bir satranç oyunu olduğunu iddia edenler çoğunlukta olsa da, son zamanlar Ortadoğu’da yaşananlar daha çok bir futbol maçını andırıyor. Sahada iki takım olduğunu kabul edersek Türkiye, İran ve Rusya’nın aynı takımda oynadığını söyleyebiliriz. Karşı takım ise ABD, İsrail ve ortaklarından oluşuyor. Günümüzde futbolcular nasıl transfer olabiliyorsa, bu iki takımın devletleri de konjonktüre göre farklı takımlarda oynayabiliyor. Kudüs maçında Rusya, İran ve Türkiye takımında kendi oyun sahasını savunma olarak belirlemiş görünüyor. Hatta onun pozisyonuna kalecilik bile denilebilir.

Aslında Rusya Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını 2017 yılının baharında ilan etmişti. Trump o skandal karara imza atmadan aylar önce bunu yapan Rusya, bugün “Filistin-İsrail sorunun çözümüyle ilgili tutumumuz belli” demekle yetiniyor.

Peki, Rusya’nın Filistin sorunun çözümüne bakışı nedir ve Rusya’nın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması niye bir skandala sebep olmamıştı?

Rusya’nın öncelikle 1967 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) aldığı kararlara bağlı şekilde, İsrail’in başkenti olarak Batı Kudüs’ü tanıyor. Fakat yanı sıra, Doğu Kudüs’ü de bağımsız Filistin devletinin başkenti olarak tanıyor ve Filistin devletinin kurulmasını, İsrail’in işgal ettiği toprakların Filistin’e iade edilmesini de şart koşuyor. Sonuçta Türkiye ve Rusya’nın tutumları mutabık. Avrupa Birliği de, hatta ABD de Trump’a kadar aynı çizgideydi. Fakat dünyanın bu tutumu, İsrail’in Filistin topraklarını işgal etmesine engel olamadı.

Trump’ın imzasıyla ne değişti ?

Rus uzmanlara göre, Trump’ın imzasıyla Ortadoğu’da İran ve Türkiye’nin etkisi artacak, Suudi Arabistan ise zor bir seçim yapmak zorunda kalacak. “Kushner Planı” adıyla kulislerde konuşulan, fakat resmi olarak açıklanmayan planı değerlendiren Rus uzmanlar, böyle bir planın bölgeyi bir mezhep savaşının içine iteceğini düşünüyor. Rusya Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (RISI) araştırma görevlisi Yekaterina Andreyeva 7 Aralık’ta enstitünün web sitesinde yayımlanan makalesinde, Trump’ın yeni çatışmaları tetikleyerek bölgede ABD’nin terörle mücadelede yaşadığı başarısızlığını örtmek istediğinin altını çiziyor. Andreyeva’ya göre Trump Ortadoğu’da kendi oyununu kurmaya çalışıyor. Fakat Trump’ın bu doğrultuda attığı adımlar hiç bir mantığa oturmuyor. ABD yönetimi adeta ateşe benzin döküyor.

Maksim İsaev’in regnum.ru adresinde 14 Aralık’ta yayımlanan “Trump’ın Kudüs kararı neye dayanıyor ve nereye varacak” başlıklı yazısında “Kushner faktörü” daha belirgin şekilde öne çıkarılmış. İsaev makalesine “Kushner’in hedefini öngörmek zor, ama Suudileri oyunun içine katmak istiyor olabilir” diye başlıyor. Kudüs meselesini değerlendiren İsaev, BMGK’nin 1967 yılında aldığı 242 sayılı kararın Filistin-İsrail sorunun siyasi çözümünün temeli olduğunun altını çiziyor. “Trump da buradan yola çıkmış olabilir” diyen İsaev, ABD yönetiminin iki devletli çözümün peşinde olduğunu söylüyor. İsaev’a göre ABD Filistin sorunu çözerek Suudileri ve İsrail’i İran’a karşı aynı safa çekmeyi planlıyor. Fakat Suudi Arabistan’da “sessiz darbe” yapan Muhammed bin Selman için ABD’nin bu çabasının hiç faydalı olmayabileceğini de ekliyor. Filistinlileri “barış”a zorlayacak olan Suudi prensin tahtı, İsrail’in tutumundan dolayı tehlikeye girebilir diyor İsaev; çünkü İsrail’in Filistinlilere önerdiği şartlar asgari olarak kabul edilebilir dahi değil. Bu nedenle prens Muhammedin Suudi Arabistan’da da itibar sorunu yaşadığını iddia eden İsaev, itibarını onarmak için tek şansının İran karşıtlığı olduğunun altını çiziyor. Uzayan Yemen savaşının ve Katar krizinin de itibarına gölge düşürdüğü prens Muhammed, Trump ve Kushner için kötü bir ortak olabilir. “Eğer Muhammed bin Selman tahtını korumak istiyorsa, Filistin devletine şans vermeyen Trump ve Kushner’in planına dahil olmaz” diyen İsaev, ABD lideri her ne kadar atılan imzanın barışa ve çözüme hizmet edeceğini iddia etse de, sonucun tam tersi olabileceğini söylüyor.

Rusya’nın önemli düşünce kuruluşlarının uzmanları, Trump’ın Kudüs kararının bölgeyi istikrarsızlığa, yeni bir çatışma sürecine sürükleyeceğinde hemfikir. Kararın aynı zamanda İran’ın güçlenmesine de sebep olacağını öngören Rus uzmanlar, ABD ve İsrail’in de böyle bir etki beklediğinden şüpheleniyor. Moskova Carnegie Merkezi uzmanı Marianna Belenkaya Trump’ın bu kararının formel olarak bir şeyi değiştirmediğini yazıyor; Kudüs’te bulunan konsolosluk tabelasını değiştirerek başkonsolosluğunu taşımış olacak olan ABD yönetiminin asıl amacının “üzüm yemek değil bağcıyı dövmek” olduğunu iddia ediyor. Belenkaya’ya göre, Trump’ın kararı Ortadoğu sokaklarını ısıtabilir ve radikal eylemlere kapı arayabilir. Sonuçta Belenkaya da bu olayın İran’ın güçlenmesine sebep olacağının altını çiziyor.

Liberal ve “Batıcı” Rus uzmanların dikkate almadığı tek husus ise Türkiye’nin ön plana çıkması. Rusya’da liberallerin çoğu Arap liderlerin sözlü beyanlarını eyleme dönüştürmeyeceğinde hemfikir. Türkiye’yi bir NATO ülkesi olarak algılayan bu uzmanlar, Türkiye’nin Müslümanlara önderlik edebileceğini akıl edemiyor; hatta Filistin davasını daha çok bir Arap meselesi olarak görüyor.

Putin ‘Arabulucu’ Konumunu Koruyacak;

Kremlin’e yakın ulusalcı analistler Türkiye-İran ittifakının öne çıkacağını dile getiriyorlar. Rusya Politika Teknolojileri Merkezi yöneticisi Aleksey Makarkin RİA Novosti’de yaptığı yorumda, Erdoğan’ın Kudüs’e sahip çıkacağını söylüyor. Makarkin’in ve devlet medyasında değerlendirme yapan uzmanların çoğunun Kremlin’in ağzıyla konuştuğu ise Rusya’yı az çok tanıyan herkesin bildiği bir vaka. RİA Novosti’de 14 Aralık’ta yayımlanan “İslam dünyası ABD’ye karşı” başlıklı analiz haberde, Türkiye-İran ittifakının oluşabileceğini, fakat bunun için Sünni ve Şii ayrımından vazgeçilmesi gerektiği yazılıyor. Şii-Sünni birliğine karşı çıkan tarafın Suudi Arabistan olduğunu dile getiren analiz haberde, Suudilerin İstanbul zirvesine katılımının diplomatik seviyesinin düşük olduğunun da altı çiziliyor. RİA Novosti’nin analiz haberinde de Suudilerin İran karşıtlığı ön plana çıkarılıyor. Analizin yazarı İgor Gaşkov, Sünni-Şii ittifakının asıl liderlerinin Ankara ve Tahran olduğunu söylüyor.

Rus uzmanlar ve Kremlin’e yakın medya Kudüs krizini değerlendirirken, Ortadoğu’ya dönen Rusya’nın Filistin meselesinde nerede durduğuna hiç değinmiyor. Dört sene boyunca Suriye’de taş üstünde taş bırakmayan Rusya, Kudüs krizine gelindiğinde suskunluğa büründü. Putin ve Erdoğan Ankara’da basın açıklaması yaparken “Türkiye ile fikirlerimiz örtüşüyor” diyen Kremlin, Kudüs ile ilgili açıklamalarında BMGK’nin 1967 yılında aldığı karara gönderme yapmakla yetiniyor.

Putin’in artık gelenekselleşen büyük basın toplantısında bile Kudüs’ün anılmaması, Kremlin’in bu konuda taraf olarak görünmek istemediğini gösteriyor. Sessizliğini koruyan Kremlin’in, İsrail-Filistin meselesini Türkiye-İran ittifakına havale ettiği izlenimi oluşuyor. Kremlin Kudüs “maçında” hangi takımda oynadığını yüz yüze bildirmiştir; oynadığı takımı yarı yolda bırakmaz ve desteğini de çekmez. Fakat Rusya, futbolla satrancın karışımı olan yeni Ortadoğu oyununda, “ara bulucu” konumunu koruduğu mesajını da davranışlarıyla vermekten kaçınmaz.

Toparlamak gerekirse, Putin’in Kudüs hamlesi öncelikle İran ve Türkiye’ye karşı yapıldığı var sayılıyor ve bu iki ülkenin ABD’yle olan sorunlarını çözmesi için aradan çekiliyor. Rusya, yeri geldiği zaman tarafsız olacak, yeri geldiğinde ise BMGK’de veto hakkını kullanarak takıma dahil olacak. Rusya için Kudüs olmazsa olmaz bir mesele değil. Rusya için Kiev, Kudüs’ten daha değerli. Putin’in basın toplantılarında da bir defa bile Kudüs’ün ismi anmazken, Kiev’e yarım saatten fazla vakit ayırmasından anlayabiliriz.

…………………….

Rusya 2017 yılında ABD’nin İran Körfez’indeki çuvallanmasını izleyerek, kendi bölgesindeki devletlerin arkasında durarak 2018 yılındaki başkanlık seçimlerine hazırlık yaptı. ABD ve Batı Erdoğan’ı seçtirmemek için uğraşırken, Rusya sorunsuz Putin’i seçti. İçerde seçimleri olaysız geçiren Rusya, dışarda ise Türk akımı projesi ile S-400 satışı gibi yeni kazanımlar elde etti. Ruslar bu kazanımları elde ederken aslında burada en çok kazananı Türkiye oldu. Çünkü Türkiye 2017-2018 yıllarında hibrit savaşının gidişatını değiştirdi. Türkiye savaşın gidişatını değiştiren tek ülke. BM Güvenlik konseyinde daimi üyesi olmayan, üstelik veto hakkı bulunmayan Türkiye BM/GK beşlisinin kararlarına veto koyar duruma geldi. Bugün Ortadoğu ve Körfez’de oyun kuran ülke olan Türkiye, dünya devletleri arasında hak ettiği yeri aldı. Ben Anadolu Ajansında işe başlarken, Türkiye’nin Rusça haber yayını yapan bir tek bizim ajans vardı. 

Bugün ise TRT ve Sabah gibi üç tane başarılı projesi olan Türkiye’nin Rusya’da olduğu gibi tüm dünya genelindeki insanlara anladıkları dilinde kendi tezini anlatabiliyor. Sosyal medya’yı popüler kültür üzerinden, yumuşak güç olarak kullanan Türkiye her gün başarılı projeleriyle hibrit savaşının da ustası olmuş durumda. Batı veya Rusya gibi bel altı vuruşları yapmayan Türkiye, edeble kendi çıkarlarını savunabiliyor. Bölgesel uzman yetiştirmekte de hayli başarılı. Türkiye böyle uzmanlarıyla ABD’yi, Avrupa’yı ve Rusya’yı doğru okumasına sebep oluyor. Böylece savunmada hızla gelişen Türkiye sıkça başarılı karşı saldırı operasyonlarıyla da karşılık verebiliyor. Bu kitabı yazılırken 

Türkiye, Suriye’de Fırat’ın Doğusuna yapılacak operasyonları gündemde. Bu operasyonun başarılı olaacağından şüphem yok. Çünkü İdlib mutabakatını gözden geçirmek faydalı olacaktır. İdlib aslında Astana’nın sonu olmasına çok yaklaşmışken, Bendeki kesin fikir ise, İdlib üzerinden anlaşmaya varılmadan masanın devrileceğiydi. Anlaşma yapılmadan iki gün önce yayınlanan bir yazıda Putin ve Erdoğan’a kendimce seslenmiştim. Seslenmemin asıl amacı ise tarihi hataların tekrar yaşanmamasını istememdi. Rusya ve Türkiye’nin Neo İmparatorluk savaşından kaçınmasını istiyordum. Ne kadar başarılı olduğumu bilmiyorum fakat anlaşma çatışmasızlık bölgesi ile sonuçlanmıştı. 

O gün Erdoğan ile Putin’in okumasını istediğim yazıyı hızla hazırlayıp AA’ya gönderdim. Yazının aynı hızla yayımlanması beni şaşırttı desem yalan olmaz. Fakat daha çok şaşırtıcı olan ise İdlib üzerinden anlaşma sağlanmasıydı. İdlib yazımıda kesinlikle bu kitabımda bulunması gerektiğini düşünüyorum.

Putin’in Zor Seçimi

Tahran zirvesi ve Rusya-Esed-İran troykasının İdlib’e saldırma hevesi, Türkiye’de ve Rusya’da gündemin en önemli konusu olmaya devam ediyor. Tahran’da anlaştılar mı, yoksa bozuştular mı sorusunun cevabı, Rusya’da farklı, Türkiye’de farklı veriliyor. Bazıları yeni bir uçak krizi beklerken, iyimserler Rusya-Türkiye ilişkilerin İdlib’e kurban verilemeyecek kadar önemli olduğunu savunuyor. Fakat somut gerçekler, ipin epey gerildiğine işaret ediyor.

İdlib’i anlamak için biraz geriye gidip, Suriye devrimini yeniden okumak gerekiyor. Suriye devrimi bir halk hareketiydi; değişim isteyen halkın isyanı, araya küresel güçlerin girmesiyle, bir “anti-terör” operasyonuna dönüştü. Değişim isteyen mazlumlar, çatışan taraflar arasında sıkışıp kaldı. Suriye halkı yıkımdan kaçmak için komşu ülkelere sığındı. Ürdün ve Lübnan da Suriyelilerin sığındığı ülkelerdi fakat asıl tercihleri her zaman Türkiye oldu. DEAŞ’tan, PKK’dan, Esed rejiminden, Şii milislerden ve Rus bombardımanlardan kaçanlar hep Türkiye’ye geldi. Bunun anlamı şuydu: Suriye halkı Türkiye’ye güvendi ve bu güven, hiçbir ulusal çıkar nedeniyle veya başka bir nedenle asla hayal kırıklığına uğratılamaz; çünkü insanlık siyasetten üstündür. İdlib’i anlamak için, öncelikle Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın ifade ettiği bu gerçeği iyi anlamak lazım.

“Ülkelerin duyguları olmaz, çıkarları olur” derler. Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin, uluslararası ilişkileri değerlendirirken, pek çok zaman duygusal olmadığının, çıkarlara göre hareket ettiğinin altını çizmiş, karşılıklı güvenin de çok önemli olduğunu söylemişti. Suriye’de olmalarının nedenlerinden birinin Suriye rejiminin Rusya’ya olan güvenini korumak olduğunu söyleyen Putin, verilen sözlerin tutulmasının önemine vurgu yapmıştı. Putin, Rusya’ya duyulan uluslararası güveni korumak için kan dökmeye, kanlı bir rejimi savunmaya hazır olduğunu eylemleriyle de ispatlıyor. Fakat burada “insanlık”tan değil sadece “güven”den söz edebiliriz.

ABD ise Suriye’deki eylemleriyle ne güvene ne de insanlık değerlerine önem verdiğini gösterdi. İran ise Irak ve Suriye’deki ulusal çıkarlarının her şeyden üstün olduğunu, diğer kriterlerin ancak ikincil olduğunu yaptığı ittifaklarla sergiliyor. Irak’ta ABD ile saf tutup, Suriye’de Rusya’nın piyadesi olan İran, kendi konumunu çıkarları doğrultusunda anlaşmaya uygun, esnek bir güç olarak belirlemiş. Arap dünyası da İran’dan farklı değil. Sonuç olarak, Rus Ortadoğu uzmanları bu bölgede satın alınamayacak bir şeyin olmadığını, fakat pazarlığın sıkı olabileceğini düşünüyor. İşte bu tespitler İdlib’in bugün düştüğü durumun anlaşılması için yardımcı olacaktır.

İdlib’i anlamak için bir ayrıntıya daha dikkat etmek gerekiyor ki o da hem Rusya’nın hem İran’ın Suriye’deki varlıklarının ve ittifaklarının ABD ve onun öncülük ettiği koalisyona karşı gelişmiş olduğudur. Her iki ülke de Suriye’yi ABD ve Batı’yla olan ilişkilerde elinde tuttuğu sağlam bir koz olarak kullanıyor. Suriye ittifakı Hazar denizi mutabakatıyla stratejik bir ittifaka dönüştü. Bu iki ülke ABD’yi de NATO’yu da tehlike olarak algılıyor. Türkiye ise ABD koalisyonun bir parçası ve NATO ülkesi olarak algılanıyor. Astana süreciyle zayıflamış olsa da Batı koalisyonu halen Rusya’nın ve İran’ın bölgedeki rakibi olmaya devam ediyor. Bu ittifakın içinde ABD yüzünden yaşanan sorunları, Rusya ve İran fırsat olarak algılıyor denilebilir; fakat bu iki oyuncunun gözden kaçırdığı değişken, Türkiye’nin artık “yeni Türkiye” olması.

Rus uzmanlar yeni Türkiye’yi anlamıyor

Anlaşılan Rusya ve İran İdlib’de Türkiye’nin kırmızı çizgisini zorlayarak dayanma gücünü sınamakta. Muhtemelen her iki devlet de Türkiye’nin kendilerinden bağımsız hareket edemeyeceğini varsayıyor. Bu iki devlet Türkiye’nin enerji ihtiyacının çoğunluğunu karşılıyor. ABD’nin Türkiye’ye karşı başlattığı ekonomik savaşı da fırsat bilen bu oyuncular, Türkiye’nin sırtına bir hançer dayamış halde bekliyorlar. İdlib harekatının başlamasıyla Türkiye hançerlenmiş olacak. Fakat iki ülkede (İdlib’i pazarlık alanı olarak algıladıkları için) bu hançerden haberdar değil gibi görünüyor. Özellikle Rus Ortadoğu uzmanların en büyük hatası Türkiye’yi diğer Ortadoğu ülkeleri gibi algılamaları. Ruslar Türkiye’nin “yeni Türkiye” olduğunu, verdiği sözü yerine getiren ve insanlık değerlerini siyasetin üstünde tutan bir ülke olduğunu anlamış olsalardı bugün İdlib hatasını yapmazlardı. Rusya’nın bir diğer şanssızlığı ise Ortadoğu uzmanlarının Sovyet ve post-Sovyet döneminde yetişmiş olmaları. Türkiye’yi iyi bilen ve değişimi algılayan uzmanlar, Rusya’da azınlıkta kalmış durumda ve sesleri yeterince çıkmıyor. İki ülke arasında düşünce kuruluşları düzeyinde son dönemde artan temaslar olsa da, bu temaslar resmi görüşmelerin ve aile fotoğrafların dışında pek fayda sağlamıyor. Sonuçta bu anlatma çabası, Başkan Erdoğan ile Putin’in ikili görüşmelerine kalıyor. Uygulamaya dış ilişkiler uzmanlarının, askerlerin ve istihbaratçıların da eli bulaşınca sahaya yansıyan sonuç da beklenenden farklı oluyor. Bu yüzden “İdlib’de ne oluyor” sorusunun cevabı son dakika gelişmelerinden değil, geçmişten bugüne yaşananları değerlendirerek okunmalı. Ateşe su taşımaktan ise önceden tedbir almak işin en doğrusu.

Rusya’nın ikilemi

Rus medyasına bakılırsa İdlib’de İran ve Esed rejimin baskısı altında kalan Putin çözümü ertelemeye çalışıyor. Fakat seçim yapmak zorunda kalırsa, ABD’ye karşı konjonktürel olarak ittifak yaptığı, sonra da stratejik ortaklığa terfi ettirdiği İran’ı seçmek zorunda kalacak. Kısa vadede bu seçim Rusya için hem ticari hem de siyasi olarak kazançlı değil. Çünkü Türkiye ile var olan ticaretinin hacmiyle İran’ınkinin hacmi çok farklı. Fakat jeopolitik açıdan ele alındığı zaman Putin “güven” tuzağının içine düşmüş görünüyor. Suriye’nin ardından İran’a da güven sözü veren Putin sonuna kadar gitmek zorunda kalacak. Rusya Suriye’de İdlib sonrası ABD ile yaşanacak pazarlıkta elinin güçlü olması için İran’ı kaybetmek istemiyor. Dahası, Suriye sonrası Ukrayna sahnesi açılacaksa, orada da yanında olacak, en azından karşısında olmayacak tarafı seçmeyi tercih ediyor.

NATO Rusya’yı kuşatırken Rusya yakın sınırlarını koruyacak ortakları tercih ediyor. Hazar denizi mutabakatında olduğu gibi, ABD’nin bölgeye girişini engelleyecek hamleleri yapan Rusya, Türkiye’yi halen bir NATO üyesi olarak algılıyor. Bu durumda ise Rusya-NATO hattı Türkiye’nin sınırlarından geçiyor. Türkiye ile ABD arasında yaşanan kriz ise Ruslara göre geçici. Sonuç olarak, kendi ulusal güvenliği tehdit eden ve hızla sınır hattı boyunca Rusya’yı çevreleyen NATO, Rusya için ticari ilişkilerden daha önemli bir tehdit. Suriye olayları başlarken farklı kamplarda olan Rusya ve Türkiye ne kadar yakınlaşmış olsalar da henüz müttefik değiller. Rusya Türkiye’yi bir ticari ortak olarak algıladığı için, İdlib üzerinde de ticari tarzda bir pazarlık yürütüyor. Fakat bu pazarlığın süresi ve şartları sadece Rusya’ya bağlı değil. İdlib’i almak için ortak olduğu İran ve rejim de Rusya’yı sıkıştırıyor. Sonuç olarak, bu pazarlık zor bir seçime kalırsa Rusların seçimi ortaklarının istekleri doğrultusunda olacak gibi görünüyor.

Türkiye’ye gelince, bir insanlık dramının söz konusu olacağı İdlib Türkiye’nin kırmızı çizgisi. Rusya nasıl “güven” sözünün arkasında duracaksa, Türkiye de “insanlık” duruşundan vazgeçemez. İdlib’de tıkanan ikili ilişkilerin çözümü yok değil; fakat basit bir çözümün var olmadığı da ortada.

………………………

Her savaşta tarafların kırmızı çizgileri vardır. Bazen bu çizgiler esnek olabiliyor fakat eğer haklı olan çizmiş olduğu kırmızı çizgiyi sonuna kadar savunacağını ispat ederse bu çizgiyi çizecek yiğit lider ortaya çıkmaz. Türkiye İdlib’de kendi çıkarlarını savundu fakat en büyük başarısı burada yaşanacak katliamı önlemesi idi. WW3.0 ilk baştan bugüne kadar yaşayıp izlerken ilk defa insanlık adına ilk zafer İdlib’de elde edildi ve bu zafer hakkıyla Türkiye’nindi. 

Rusya’nın İç Siyaseti

İdlib zaferinden sonra Rusya’yı anlamanın ne kadar önemli olduğunun farkındaydım. Bunun için çok kağıt karaladım. Arşivim Rusya ile ilgili notlarım ve Rusya’yı anlamak için yazdığım bir çok makale ile doluydu. 2018 yılında Rusya’nın hibrit savaşını, ustalık sınavlarını verdiği başarılı bir yıldı. Rusya SSCB dağıldıktan sonra günümüzedeki en başarılı dış siyasetini yürütüyordu. Tabi insanlık açısından büyük yıkımlara neden olan bu başarı. Rusya’nın çıkarları söz konusu ise savunmanın da gayet iyi ve profesyonel olduğu değerlendirilebilir. 

Hibrit savaşında ise dışardan vurmak veya işgal etmek değil, içerden yıkmak, kaos oluşturmak ve meşruiyeti sorgulanır hale getirmek önemlidir. Rusya 2018 yılındaki seçimler de hem Rus halkına hemde dünya kamuoyuna seçimlerin nasıl meşru olarak yapıldığını ve seçimlerde istenilen sonucun nasıl alınırın dersini verdi. 

ABD Ruslar bizim seçimlere karıştı diyerek, iç siyasette kriz yaşarken. Putin kimseye kendi seçimlerine karışma hakkı vermeden muhalifeti de kontrol ederek, yeniden başkan seçildi. 

Bu durumu nasıl başardığını uzunca yazsak ayrı bir kitap konusu olur. Bu kadar uzatmadan kısaca üç yazıda bunu anlatacağım. Putin 2018 yılındaki seçimler de şöyle bir strateji izledi; popülist aday, marjinal aday, ılımlı aday ve seçilecek adaylar olmak üzere dört aday stratejisi ile Putin başkan seçildi. İstese belki hiç uğraşmadan da başkan olurdu ama o zamanda meşruiyeti sorgulanan bir başkan olurdu. Batı’nın istediği de buydu. Putin ve ekibi 4A strateji ile  iç siyasette hibrit savaşının tehlikesini devre dışı bıraktı. Hem kendi halkının gözünde hemde dünya kamuoyunda da meşru bir lider olarak Rusya’yı yönetmeye devam etti. Artık sarı yeleklilerde, renkli devrimlerde, Arap Baharlarda Putin için tehlike olmaktan çıktı. Yazıları istediğiniz zaman Anadolu Ajansının analiz bölümünden okuyabilirsiniz.

Putin’in 2018 Yılı Hedefi ‘Tartışmasız’ Liderlik

Rusya 2018’de liderini seçmeye hazırlanıyor. Putin’in devam eden başkanlığı döneminde yaşanan krizler ve Batı’nın yaptırımları Rusya’da iç sorunlara neden oldu; gelir seviyesi düştü ve halk bunu her geçen gün daha da ağır hissediyor. ABD’de Trump’ın seçimleri kazanması sayesinde krizden çıkma hayalleri suya düşen Ruslar, Batı’ya karşı daha sıkı cephe oluşturmak zorunda kalıyor. Rusya’dan yükselen “savaştayız” söylemi, uluslararası medyaya da sıkça yansıyor. Son olarak, Çeçenistan valisi Ramazan Kadirov’un HBO TV’ye verdiği demeçle Ruslar, Kadirov’un ağzından bütün dünyayı ‘apokalipsis’ [kıyamet] ile tehdit etti. Dışarıya sert mesajlar veren Rus yetkililer, diğer taraftan kendi halkını da sakinleştirmeye çalışıyor. “Savaştayız”, “savaşta olduğumuz için ekonomimiz baskı altında” söylemleriyle kendi halkına yönelik bir propaganda yürüten Kremlin, henüz yeni seçim kampanyası PUTİN’18 projesinin lansmanı yapılmadan, faaliyetlere başladı bile.

Rusya’nın 2018’de gerçekleşecek başkanlık seçimi, devam eden hibrit III. Dünya Savaşının gölgesinde geçecek gibi görünüyor. Yeni dönem hibrit savaşların vazgeçilmezi olan darbe ve ulusal seçimlere müdahaleler Rusya’yı da bekliyor. Bu bağlamda PUTİN’18, Rusya’nın bu hibrit savaşta kullanacağı siyasi-teknolojik bir silah olarak düşünülebilir. Tabii ki bu silahın asıl hedefi, Putin’in yeni dönem başkanlık seçimlerin kazanması. Analistlere göre Putin seçimleri ‘bizzat’ kazanmak, meşru bir lider olmak için halkın ‘gerçek’ desteğini elde etmek istiyor. Fakat Kremlin’in uzun zamandır değişmeyen sahibi, yeni stratejisini sadece Kremlin’de kalabilmek üzere geliştirmedi. Onun stratejisinin, giderek artan dış baskılara karşı ayakta kalacak Rusya’yı kurmak olduğu söylenebilir.

PUTİN’18’i analiz etmeye Rusya’nın iç sorunlarından başlamak gerek. Çünkü iç sorunları çözülmeden ‘Yeni Rusya’ kurulmaz. İç sorun derken kastettiğimiz ise Rusya’nın yolsuzluklarla boğulan ve kendi halkına hizmet edemeyen bürokratik sistemi. Rusya’ya yatırım yapanlar da, turist olarak gelenler de bu bürokratik sistemle tanışıyordu. Haliyle Rusya’nın rüşvet sistemi, dünyaca tanınan meşhur bir ‘fasilite’ olmuştu. Dışarıdan gelenlere bile zorluklar yaşatan Rus bürokrasisi kendi halkına hiç acımazdı. PUTİN’18 kampanyasının stratejisi, bürokrasinin halkın üzerindeki bu baskısını azaltmayı hedefliyor. Yolsuzlukla mücadele milli mesele statüsü kazandı ve Putin’e bu mücadele de başrol verildi. Başarılı olup olmadığını söylemek için erken olsa da, Putin’in kendine verilen rolünü iyi oynadığı söylenebilir. Meşhur “Para Nerde?” sorusuyla sahneye giren Putin, son aylarda Rusya’yı dolaşıyor ve halkla buluşuyor.

Rusya Federasyonu başkanlığının resmi web sitesine bakıldığında, Putin’in bir yandan dünya liderleriyle buluştuğu, telefon görüşmeleri yaptığı, diğer yandan ise her hafta halkın ayağına gittiği görülüyor. Maaşı ödenmemiş fabrika işçilerini, inşaat yapan üniversiteli gençleri ve üstün zekalı liseli çocukları dinliyor, sorunlarını çözüyor ve nasihat veriyor. Yani Putin aslında bürokrasiyi yerinde denetliyor ve cezalarını hemen kesiyor; halkın sorunlarını ilk ağızdan dinleyerek halka ne kadar iyi bir lider olduğunu gösteriyor. Seçmene “lider iyi de çevresi (bürokrasi) kötü” mesajı veriliyor. Bu stratejinin getirisi tam olarak seçim sandıkları açıldığı zaman belli olacak. Ama şimdiden olumlu bir etki yarattığı söylenebilir.

‘Halka yakın lider’ stratejisi bu seçimlerde ortaya çıkmadı. Geçen başkanlık seçimlerinde de Putin ‘halkın lideri’ olarak sunulmuştu ama Birleşik Rusya Partisi’nden kopamamıştı. Seçimden sonra Birleşik Rusya Partisi’ni başbakan Medvedev’e devreden Putin, kendisi için kurulmuş Halk Cephesi Platformu’nun (ONF) resmi lideri oldu. ONF Rusya genelinde örgütlenmiş STK’ları birleştiren bir platform. ONF’nin kuruluş sebebi ise devletin ve bürokrasinin sivil toplum tarafından denetlemesi, “halkın lideri” olan başkan Putin’e eksikliklerin bildirilmesi. Yani ONF Putin’in ‘halk’tan geri bildirim alma aracı. Putin’in liderlik yaptığı bu STK platformu ülke genelinde bürokrasiye karşı mücadelesini sürdürüyor. Bu platformun en büyük farkı ise diğer muhalif STK’ların başına gelen baskıların olmaması. Rusya’da Putin’e muhalif olan STK’lar çoktan kapatıldı ve liderleri ülkeden göç etti. Bu muhalif kuruluşlar her fırsatta Batı’ya hizmet etmekle suçlandı. Batı’dan finansal destek aldıkları için eleştirildi, çoğu sefer ‘hain’ ilan edildi. Soros’un vakfı başta olmak üzere bir çok fondan yararlanan muhalifler Rusya’da faaliyet gösteremez hale gelirken Rusya, kendi fonlarıyla beslenen ve Putin’in liderliğinde ‘ülkeye hizmet eden’ yeni STK’ları oluşturdu. Yani Rus devleti kendi ‘sivil toplum’unu inşa etti. Son 7 yıldır yapılandırılan ulusalcı sivil toplum kuruluşları, şimdiye kadar Kremlin’in çizdiği sınırlar içerisinde faaliyet göstermekle yetiniyordu. Fakat gelecek başkanlık seçimlerinde PUTİN’18 projesinin tabanını oluşturacak.

2011-2013 yılları arasında faaliyet gösteren Bolotnaya Hareketi’nin bir alternatifi olarak Kremlin tarafından oluşturulan bu platform, Rusya’nın ‘Arap Baharı’ gibi dışarıdan gelebilecek kitle manipülasyonlarına karşı geliştirdiği bir silah olarak da düşünülebilir. Fakat Kremlin bu platformunu kurarak bir taşla iki kuş vuruyor: Bu sayede, bir taraftan dış müdahaleye karşı bir enstrüman üretilirken diğer taraftan halkın bürokrasiye duyduğu öfke kanalize edilerek Putin’in ‘ulusun gerçek lideri’ koltuğuna oturması sağlanacak. Aslında Putin’i halkının gözünde gerçek bir ‘kahraman’ olarak göstermekte Kremlin’in başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Bir cephede dış baskılara karşı mücadele eden Putin başarılı bir diplomasi yürütürken, diğer cephede terörle mücadele eden orduya önderlik yapıyor ve bunlarla da yetinmeyen Putin bürokrasiye doğrudan müdahale ederek halkına hizmet ediyor.

Putin’in ulusal lider olarak seçilmesi için bütün unsurların oluşturulduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Rusya’da Putin’in karşısında bütün bunları aynı anda yapabilecek bir aday yok. Adaylığını ilan eden Aleksey Navalnıy ise ulusalcı kitleden oy alamayacağını bilerek küskün azınlıklara, liseli gençlere ve liberallere hitap etmeye çalışıyor. Fakat aynı sepete konulamayacak bu kitlelere hitap eden Navalnıy sürekli skandallara sebep oluyor. Son olarak Ukrayna’da savaşı başlatan eski FSB ajanı İgor Girgin-Strelkov ile Dojd TV’de yaptığı tartışma programında Navalnıy bir çok skandala sebep oldu. Kendisine destek veren liberaller tarafından ağır bir bombardımana tutulan Navalnıy, bir teröristle masaya oturduğu için eleştiriliyor. Bu eleştirilere Navalnıy’ın Ukrayna savaşını kınamaması da eklenince, artık muhalif liderin Putin’den ideolojik olarak farklı olmadığını söyleyen yorumcuların sayısı artmaya başladı. Muhalif lider Navalnıy’ın sanki seçimlere girip kazanma niyeti yokmuş gibi görünüyor. Onun asıl niyeti belli bir kitleyi 2018 seçimlerinin meşru olmadığına ikna edip devrim yapmak. Navalnıy bunun için liselileri örgütlüyor, Nazilerin kulağını okşuyor ve devrimci-demokrat güçlere hitap ediyor.

PUTİN’18 ise tam tersine, seçimleri meşrulaştırmak üzere üretilmiş bir proje. Çünkü Rusya kitlesel olaylara sert şekilde müdahale etmeye hazırlanıyor. Yaptığı müdahaleyi aklamak için ise Putin’in kendisini seven ve onu gerçekten seçmiş bir kitleye ihtiyacı var. Kremlin, (geçmiş seçimlerde olduğu gibi) devlet imkanları kullanılarak toplanmış oyların sokak çatışmalarda faydası olmayacağını anlamış olmalı ki ulusalcı kitleyi sokak çatışmalarına hazırlıyor.

Putin’in ‘sokak savaşçıları’ olarak başka bir gücün daha örgütlendiği gözleniyor. Sokakta Putin’e destek verecek diğer bir oluşum da ‘Gece Kurtları’. Rusya genelinde yaygın şubeleri olan bu motorcular kulübü ‘vatanseverlik’ propagandasını yapan bir STK ve bu iş için Kremlin’den epeyce mali destek alıyor. Gece Kurtları’nın başında, yine Putin’in yakın bir dostu olan, “Cerrah” takma isimli Aleksandr Zaldastanov var. Putin ve Zaldastanov bir çok kez beraberce motosiklet kullanmış ve ulusal basın da bunu bir şov haline getirmişti. Zoldastanov’un başka bir özelliği ise Ramazan Kadirov’la yakın dost olması. Her ikisi de “kardeş olduklarını” her fırsatta dile getiriyor. 

Özetlemek gerekirse, PUTİN’18 stratejisiyle Rusya’ya ve dünyaya yeni bir lider sunmaya hazırlanılıyor. Eski-yeni lider Putin, artık halk tarafından gerçekten sevilen ve gerçekten seçilen bir lider olacak. Sadece dünya veya Rus halkı değil, analistlere göre öncelikle buna Vladimir Putin inanacak. Kremlin ise yeni dünya düzenine hazırlık yapıyor. Yapılan hazırlıklara bakılırsa Rusya’nın uzun zamanlı bir mücadeleye hazırlandığını söyleyebiliriz. Batı’yla girdiği hibrit III. Dünya Savaşında ayakta kalmak için Rusya hem içeride hem de dışarıda başarılı olmak zorunda. İşte PUTİN’18 bu savaşta ayakta kalmaya yönelik bir hamle.

Yukarıda okuduğunuz yazı genel stratejiyi anlatıyor, bundan sonra 4A stratejinin adaylarını okuyun ve anlayacaksınız ki aslında her şey Kremlin’de tasarlanmış fakat sokatan bakıldığı zaman demokrasiyi arındıran bir görüntü sağladığını. 

Şimdi ILIMLI ADAY 

Grudinin Putin’e alternatif olabilir mi?

Rusya’da resmi olarak başlayan devlet başkanlığı seçim kampanyaları sürprizlerle dolu. Komünist Parti yeni Rusya tarihinde ilk defa güçlü ve alternatif bir aday çıkardı.

Yaklaşan Mart 2018 seçimlerinin meşrutiyetinin tartışılmaz olmasını dileyen Kremlin’in farklı adımlar attığı konuşuluyordu. Muhaliflere göre, Kremlin Putin’e alternatif olamayacak, fakat medyada yer edinebilecek isimlerin başkanlık yarışına girmesine izin vererek seçmen kitlenin ilgisini çekmeye çalışıyordu. Seçim yarışına giren adayların Rus sokağını meşru ve adil seçimlerin yapıldığına ikna etmesi gerekiyordu. Böylece sokak protestolarının önüne geçilecek ve seçim sonuçları hem içeride hem de dışarıda tartışılmaz olacaktı. Fakat Kremlin bu meşruiyet çabalarıyla kendi işini hayli zora sokmuşa benziyor: Çünkü böylelikle, son 17 yıldır Putin’in alternatifinin olmadığını düşünen seçmene Komünist Parti tarafından gerçek bir alternatif sunuldu.

Rusya Federasyonu Merkezi Seçim Konseyi tarafından açıklanan bilgilere göre, Rusya’da başkan olmak isteyenlerin sayısı 23. Liberal Demokrat Parti lideri Vladimir Jirinovsky, Yabloko Partisi lideri Grigoriy Yavlinsky, Büyüme Partisi lideri Boris Titov, Rusya Komünist Partisi “Rusya Komünistleri” lideri Maksim Suraykin, Kadın Diyalog Partisi lideri Elena Semirikova, Rusya Halk Konseyi Partisi lideri Sergei Baburin gibi parti liderlerinin yanı sıra bağımsız aday olarak Sergei Polonsky, Oleg Lurye ve Aleksey Navalnıy 24 Aralık’a kadar başvurularını yapmıştı.

Başvurusunun reddedildiği 25 Aralık’ta toplanan Merkezi Seçim Kurulu’nda Navalnıy’ın yüzüne söylendi. Taraftarlarını harekete geçiren ve seçimleri boykot etmeye çağıran Navalnıy sokakları da boş bırakmayacaklarını söylüyor. Başkanlık seçimlerini yakından izleyerek katılımı takip edeceklerini ve olabilecek bütün hileleri ortaya çıkaracaklarını söyleyen Navalnıy’ın hareketi, adaylıktan “seçim takip hareketi”ne dönüştü. Takip etse de seçimleri tanımadığını ve tek hedefinin Rusya devlet başkanı olmak olduğunu açıklayan Nalavnıy, bunun için seçim ya da devrim olsun, her yöntemden faydalanacağının altını çiziyor.

Seçimlerin en çok tartışılan adayı ve adaylar arasında en medyatik olanı Ksenia Sobçak ise başvurusunu 25 Aralık’ta yaptı. Aday adayları başvurularını yaparken Putin’in de bağımsız aday olarak seçime katılacağı belli oldu. Adil Rusya partisi, Birleşik Rusya Partisi ve Rusya Halk Cephesi STK platformu ise Putin’i destekleyeceğini açıkladı. Komünist Parti’den aday olması beklenin isim ise Gennadiy Zuganov’du; fakat Zuganov son anda Pavel Grudinin lehine adaylıktan çekildi. Grudinin parti yönetimi tarafından kabul gördü.

Komünist Parti’nin çıkışı 2017 yılında Rusya’nın iç siyasetindeki en büyük sürpriz olarak algılandı. Grudinin diğer adayların arasında Putin’e gerçekten alternatif olabilecek isimlerden de biri.

Grudinin kimdir?

Sovhoz Lenina genel müdürü Pavel Grudinin 20 ekim 1960’da Moskova’da doğdu; bir yıl sonra ailesi Moskova kırsalında bulunan Leninskiy ilçesine taşındı. Moskova Tarım Mühendisleri Enstitüsü diplomasına sahip olan Grudinin 2001 yılında Rusya devlet başkanlığına bağlı Kamu Yönetimi Akademisi’ni bitirdi. 1982 yılından beri Sovhoz Lenina’da mühendis olarak çalışan Grudinin, 1995 yılında Sovhoz Lenina’nın genel müdürü oldu ve halen aynı görevi yürütüyor. Sovyet döneminde devlete bağlı kolektif tarım kooperatifi olan Sovhoz Lenina günümüzde ise Kapalı Anonim Şirket. Savhoz Lenina Moskova ilinde çilek yetiştiren büyük bir tarım holdinge dönüşmüş durumda.

Aktif bir siyasi hayatı olan Grudinin, geçmişte yerel belediye meclisi üyeliğinden başkanlığa kadar bir çok seçimi kazanmış, ama kaybettiği seçimler de olmuş. Grudinin Komünist Parti’ye üye değil; hatta 2000 yılında Putin’in yedieminiydi ve 2010 yılına kadar hükümet partisi olan Birleşik Rusya Partisi’nin üyesiydi. 2010 yılında şahsi prensiplerinin parti politikasıyla ters düştüğünü söyleyerek Birleşik Rusya Partisi’nden istifa etmişti.

Pavel Grudinin Rusya Federasyonu hükümetine bağlı Eksper Konseyi üyesi, Rusya Ticaret ve Sanayi Odası’nın tarımı geliştirme başkan yardımcısı, Tarım Bakanlığı Kamu Konseyi üyesi ve Milli Süt Üreticiler Birliği yönetim kurulu üyesi. Grudinin aynı zamanda Rusya Federasyonu devlet başkanı tarafından verilen onur plaketine sahip.

Grudinin’in başarıları onu alternatif kılıyor

Grudinin, Sovyetler dağıldıktan sonra iflas eden bir çok kolhoz ve sovhozların aksine, çalıştığı Sovhoz Lenina’yı kar eden bir kolektif şirkete dönüştürmüş. Başında olduğu kolektif şirketin bloke hakkı olan hisseleri kendine ait, diğer hisseler ise çalışanlarda. Grudinin başında olduğu Sovhoz Lenina’yı yönetmesi sayesinde kamuoyu tarafından tanındı. Kendi çalışanlara faizsiz ev kredisi sağlayan ve tarım şirketleri arasında Rusya genelinde en yüksek maaş veren Grudinin, Avrupa standartlarına göre eğitim hizmeti de vererek ve yeni nesilleri yetiştiren liseyi açarak övgü toplamıştı. İşletmesinin sağlık ve sosyal altyapısını da yüksek düzeyde tutan Grudinin, bazı Rus medya mensuplarına göre devlet içinde başarılı sosyal devlet örneğini kurmuş ve yaşatıyor.

2010 yılından itibaren hükümetini eleştiren Grudinin’in konuşma kayıtları sosyal medyada fenomen haline geldi ve izlenme rekorları kırıyor. Sonuç olarak, Sovyetler dağıldıktan sonra başarılı proje üretemeyen komünistler için ideal adayın Pavel Grudinin olduğunu söyleyen uzmanlar, günümüzde Putin’e karşı alternatif tek adayın da o olduğunun altını çiziyorlar. Grudinin aday adayı olduğu başkanlık seçimlerinde uygulayacağı programını henüz açıklamadı, ama geçmişte katıldığı değişik iş platformlarında konuşurken iki ana fikirle öne çıkmıştı: İlki, Rusya’nın küresel güç olmak için dış sorunlarla ilgilenmek yerine kendi ekonomisini ve hayat standardını yükseltmesi gerektiği; ikincisi ise tarım ve sanayiye destek vererek gelişmesinin sağlaması. Sosyal devlet taraftarı olan Grudinin Komünist Parti seçmenine uygun olan tarafı ise onun batıcı olmaması.

ILIMLI ADAY komunist olması post SSCB devlette gayet normal olduğunu söylemek lazım. Grudinin aslında Putin’e seçimlerde rakip olmuştu, kazanacak rakip olmadı o ayrı bir konu zaten onun kazanması gerekmiyordu.

Gelelim MEDYATİK ADAYA. Liberal kısmı temsil eden Kseniya Sobçak bir gazeteci ve sunucu olarak yetişmişti. Onun için bu seçimler siyasete girmek için köprü oldu. Sobçak hanımefendi belki bir gün rusların lideri olabilir 2018’de ise onun görevi BATI’yı inandırmak idi başarılı olduğunu söylebilirim.Adaylığı kabul edilmesinin hemen sonra seçmene gideceğine ABD’ye giden Sobçak yurt için kampanyasını ABD/BATI turnesinden sonra başladı. Liberal aday olmasına rağmen Kırım ilhakını kabul eden Sobçak hanım kendisine verilen görevi başarıyla yürüttü.

Başkanlık yarışında Putin’e medyatik rakip

Kseniya Sobçak Rusya’nın meşhur isimlerinden biri. Bu şöhret öncelikle Kseniya’nın soyadından kaynaklanıyor. St. Petersburg’un eski belediye başkanı Anatoly Sobçak’ın kızı olan Kseniya yetişkinliğe adım attığında Sobçak soyadının getirdiği bu şöhretten kurtulmak istediğini söylemişti. Bu isteğinde başarılı olan Kseniya kendi şöhretini inşa etse de babasının gölgesinden tam olarak kurtulamadı.

Anatoly Sobçak St. Petersburg belediye başkanıyken, o günlerde St. Petersburg belediyesinde görev yapan Putin’in de patronuydu. Uzmanlar Putin’in kariyerindeki gelişimi Anatoly Sobçak’ın desteğine borçlu olduğunu iddia ederler. Kseniya ise her zaman Putin’e muhalif değildi. Hatta bir soyadı ünlüsü olmak istemeyen Sobçak, tam tersine onun görünmeyen koruması altındaydı. Sobçak 2013 yılında Bolotnaya olaylarından sonra muhalefete katıldı. O günden itibaren Putin’i ağır şekilde eleştiren Sobçak bir ara güvenlik güçlerin hedefi dahi oldu. Sobçak’ın Moskova’daki evine arama emriyle gelen polis evde bulduğu yüklü miktardaki paraya el koydu. Bu olay araya Kseniya’nın siyasetçi annesi Lyudmila Narusova’nın araya girmesiyle sonuçlandı ve para iade edildi. Sobçak Putin’i eleştirmekten vazgeçmedi ama artık bir sokak devrimi taraftarı da değildi. Kseniya Sobçak diğer muhalif arkadaşlarına göre vartayı ucuz atlattı: Bolotnaya olayların yaşandığı günlerde Kseniya ile aynı fikirleri paylaşan Boris Nemtsov Moskova’nın göbeğinde vurularak öldürüldü, Sergey Udaltsov hapis yattı, Aleksey Navalnıy’a yönelik baskılar ise hâlâ devam ediyor ve kardeşi yine siyasi olmayan nedenlerden dolayı hapis yatıyor. Kseniya Sobçak ise kariyerine Dojd TV’de devam etti. Gazeteciliğe soyunan Kseniya Sobçak bu meslekte başarılı oldu, birçok üst düzey siyasetçiyle röportaj yaptı.

Özgeçmişini yayımladığı sitede Kseniya Sobçak, geçmişte yaşadığı pek çok skandalı ve gençlere yönelik ahlakiliği tartışmalı TV programlarına katılımını, Sobçak soyadının getirdiği şöhretten kurtulma isteğine bağlıyor. Kendi başarısıyla meşhur olmak isteyen Kseniya, bu hedefe ulaşmak için hiçbir sınır tanımadı. Meşhur olduktan sonra yetişkinliğe de erişen Kseniya Sobçak, geçmişine veda ederek 2013 yılının Şubat ayında arkadaşlarına dahi haber vermeden evlendi. 2013 yılından itibaren Sobçak bir siyasetçi de oldu diyebiliriz. Evlilik Kseniya için sosyete “fenomenliği”yle gazetecilik ve siyasetçilik kariyerleri arasında bir sınır oldu. Kseniya bu sınırı korumak istese de sosyete fenomenliği geçmişinden hâlâ kurtulmuş değil. Yeltsin döneminin önemli siyasetçilerinden Anatoly Sobçak’ın kızı, babasını aratmayan siyasi kariyerine, Rusya devlet başkanlığına aday olarak adım atıyor. Kseniya Sobçak Kremlin’in izniyle 2018 yılındaki seçimlerde Rusya devlet başkanlığına aday oluyor.

Kseniya Sobçak’ın bu seçimleri kazanma şansı var mı sorusuna cevap arandığında ise ortaya şöyle bir durum çıkıyor: “Kremlin Kseniya ile Navalnıy’ın desteğini kesmek istiyor” diyen Carnegie uzmanı Konstantin Gaaze, Rusya’nın liberal kesimini teşkil eden üst düzey genç bürokratların Sobçak’ın arkasına yığılıp siyaset dışına itilmek istediğinin altını çiziyor; “Kremlin bunu altı aylık bir süre için yapmıyor, altı yıllık bir hedefi” diyor. Sobçak ise bu çıkışını anlatırken kazanamayacağını bildiğini, fakat kendisiyle benzer siyasi fikirleri paylaşan herkesin oylarını toplamak istediğini söylüyor. Yani bu çıkışın, Rusya’daki alternatifsiz seçimlere yönelik bir nevi protesto hareketi başlattığını iddia ediyor. Sokağa çıkıp cop yemek istemeyen ama protesto hakkını da kullanmaktan vazgeçmeyen beyaz yakalı liberal gençlere ve büyükşehir ahalisine, zarar görmeden seçimleri protesto etme şansı sunuyor. Kseniya başkan olma planlarının olmadığının, fakat uzun vadeli bir siyasi yatırım yaptığının altını çiziyor. Putin’in bir dönem daha seçilmesinin ardından, güçlü bir siyasi lider olacağının sinyallerini şimdiden veriyor. Bu stratejisi bazı uzmanlara göre başarılı olacak. Kseniya Sobçak’ı sosyete fenomeni olarak tanıyan nesilden sonra gelecek nesiller, kendisini artık bir siyasetçi olarak tanıyacak ve o günlerde Kseniya Sobçak Rusya’nın liberal kesiminin güçlü bir lideri olacak gibi görünüyor. Sonuçta bu kariyere uygun bir aile geleneği de var.

Kremlin’in bu durumu nasıl kullanacağını sorgulayan uzmanlar, popülist, sahte adaylarla sulanan seçim kampanyasında, halka “gerçek bir lider” seçme imkanı sunmuş gibi görüneceği hususunda birleşiyor. Bugün devlet başkanlığı adaylığını ilan eden pek çok adayın toplumda ciddi bir karşılığı olmadığını dillendiren uzmanlar, Putin’in oy pusulalarına müdahale etmeden seçilebileceğinin altını çiziyor. Karşısında ciddi bir adayı olmadığı için, Putin halkın çoğunluğu tarafından gerçekten “seçilecek”. Böylece Kremlin hem içeride hem dışarıda seçimlerin meşrutiyetinin tartışılmasına imkan tanımamış olacak.

Navalnıy ve onu destekleyen güçlerin öngördüğü devrim siyasetini devre dışı bırakmak için geliştirilen bu strateji işe yarayacak gibi duruyor: Putin’i sert bir şekilde eleştiren bir muhalif olan Sobçak seçimlere katılabiliyorsa, Rusya’da isyan edilecek bir sorun da yok demektir. Kremlin bu sayede, insanları sokağa çağıranların ve sokağa çıkanların, seçim serbestisini bahane olarak kullanarak dış destekli isyan senaryolarını takip ettiklerini “kanıtlamış” olacak. Böylece devletin bu güçlere karşı her türlü müdahalesini de meşrulaştırmış olacak.

Sobçak aslında başka adayın bir alternativi idi. Yazıda onu yazmıştık ve böyle de oldu. Birde MARJINAL ADAY vardı. Alexey Navalny gençleri sokağa çağıran ve devrim yapacağım havasında başkanlık kampanyasını yürüten bir aday idi. Navalny Merkez Seçim Kurulu tarafından aday olarak kabul edilmedi. Edimemenin siyasi nedeni de yoktu. Geçmişte yolsuzluktan dolayı aldığı hapis cezası onun aday olmasını engelliyordu. Fakat Navalny kendi seçmenine adaylığı sanki kabul edilecek gibi algı yansıttı. Marjinal genç seçmen kendisine güvendi fakat Navalny onların enerjisini sokalara değil seçimleri takip etmeye veya boykot etmeye çağırarak boğdu. Böylece bu aday da 4A stratejisinin kendine ayırdığı rolü başarılı şekilde yerine getirdi. Navalny hakkında tesptimi de yazmıştım AA’ya. Sizde okuyun hafızanız tazelensin. 

Navalnıy: Batı’nın piyonu mu, Kremlin’in kuklası mı?

Rusya 2018 yılında yapılacak devlet başkanı seçimlerine hazırlanıyor. Seçimler halkın kendi iradesiyle kendisini yönetecekleri belirlemesinin aracı olduğu gibi, bazı devletlerin veya küresel güçlerin manipülasyon aracı da olabiliyor. Hatta ‘dünya devi’ olarak bilinen bu ülkelerin bile, seçimlerde dışardan yapılan müdahalelere karşı koyamadığı söyleniyor. ABD’deki son başkanlık seçimlerinde Trump’ın galip gelmesi bu konuda tartışmalara sebep oldu. Rusya da 2018 seçimlerine hazırlanırken bu tartışmalardan kaçamayacak gibi görünüyor. Mesela muhalif Rus lider Navalnıy şimdiden ABD piyonu olmakla suçlanıyor. Bu Navalnıy’ı yakından tanımayanları kolaylıkla yanıltabilecek bir iddia.

Aleksey Navalnıy Rusya’nın son dönemde en çok ses getiren muhalefet lideri. 2011-2013 yılları arasında yaşanmamış ‘Rus baharı’ ile anılıyor. Bolotnaya hareketi olarak sokaklara çıkan muhaliflerin bazılarının yolu hapishanede bitti. Bu hareketin lideri Nemtsov başka bir sebeple de olsa öldürüldü. Boris Nemtsov’un liderlik yaptığı Partiya Narodnoy Svobody (PARNAS) hükumet yanlısı ulusalcı hareketler marifetiyle itibarsızlaştırıldı ve kitlesel etkisini kaybetti. PARNAS’ın yeni lideri Mihail Kasyanov’un özel hayatına dair videolar sosyal medya üzerinden yayıldı. ABD’ye sıkça gittiği ve Rusya’ya karşı yaptırımlar uygulamakta onlara yardımcı olduğu iddiaları ortaya atıldı. Halk düşmanı ilan edilen Kasyanov aşırı sağcı grupların ve Kadirov destekçilerinin saldırılarına maruz kaldı. Bu saldırılar sonucunda siyasi arenadan uzaklaşmasa da Kasyanov gündem dışında kaldı. Mihail Kasyanov ve onun lideri olduğu parti Rusya’da ulusalcı ya da ‘vatansever’ kitlelerin hafızalarına “beşinci kol” olarak kazılmış görünüyor. Kasyanov’la ortak siyaset yürüten Navalnıy ise bugün Rusya’nın karizmatik muhalefet lideri olmayı başardı.

Peki Navalnıy kim?

Aleksey Navalnıy 1976 yılında Moskova’nın Odintsova ilçesine bağlı Butın köyünde dünyaya gelmiş. Asker bir ailede doğan Navalnıy çocukluğu boyunca SSCB içinde taşınıp durmuş. İki ayrı yüksek lisans eğitimi olan Navalnıy kendisini hukukçu olarak tanıtıyor. 2018 Rusya başkanlık seçimlerine ilişkin yürüttüğü kampanya kapsamında yayımladığı biyografisinde Navalnıy, doğum tarihi ve eğitim bilgilerinden hemen sonra yolsuzlukla yaptığı mücadeleye ağırlık veriyor. Otobiyografisine göre Navalnıy 2008’den bu güne kadar üç büyük projeyi hayata geçirmiş. Moskovalıların Hakların Korunması Komitesi ile işe girişen Navalnıy, devlet ihalelerinde yolsuzluğu karşı mücadele yürütmek için ROSPİL hareketiyle yola devam etmiş. Yine kendi beyanına göre ROSPİL bütçeden milyarca ruble çalınmasına engel olmuş. 2011 yılında Yolsuzlukla Mücadele Vakfı’nı (YMV) kuran Navalnıy hâlâ bu kurum altında yoluna devam etmekte. YMV’nin son büyük eylemi ise başbakan Dmitri Medvedev’in yaptığı iddia edilen yolsuzlukları ortaya çıkarması. “O size Dimon değil” adlı filmi Youtube’da yayınlayarak kitleleri Rusya’nın her köşesinde sokağa çıkaran Navalnıy, 2018 başkanlık seçimi kampanyasını da aynı stratejiyle devam edecek gibi görünüyor.

Aleksey Navalnıy’ın ismi sadece devlet yöneticilerinin kirli çamaşırlarını ortaya çıkarırken yolsuzlukla anılmadı. Devlet de Navalnıy’ı yolsuzluk yapmakla suçladı, hatta bu konuda bir mahkeme kararı bile vardı. Navalnıy bu kararı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıyarak temize çıktı. Kirovles şirketindeki yöneticiliği döneminde yolsuzluk yaptığı için mahkum edilen Navalnıy ulusal mahkemenin kararını iptal ettirince hemen başka bir suçlamadan hüküm giydi. Bu kararın da iptal edilmesi için uğraşan Navalnıy ve ekibi başarılı olamazsa, başkan seçilme hakkını kaybedebilir. Fakat Aleksey Navalnıy seçim kampanyasına şimdiden başladı ve bütün bu suçlamaların siyasi olduğunu iddia ediyor.

Siyasette yükselişi

Özgeçmişinde yazmasa da Navalnıy’ın siyasete başka bir muhalif partiden atıldığı biliniyor. Yabloko (Elma) Partisi’nin gençlik kollarında çalışan Navalnıy’ın kavga ederek oradan ayrıldığına dair iddialar var. Üniversite eğitimi alırken Masha Gaidar ve Natasha Morar ile arkadaş olan Navalnıy, Yabloko Partisi’nin liderlerinin desteğini almış. Hatta Garri Kasparov ve Evgeniy Albats gibi muhalif siyasetçiler sayesinde ABD’de Yale Üniversitesi’nde burslu eğitim hakkını elde etmiş, Navalnıy.

Rusya’nın kaçak muhaliflerinden Konstantin Borovoy, Navalnıy’ın bir Kremlin projesi olduğunu, gerçek protestoların önüne keserek kontrol altına almak için üretilmiş bir proje olduğunu söylüyor. Onu milliyetçi, aşırı sağcı bir siyasetçi olarak tanımlıyor. Aşırı sağcı bir Rus milliyetçisi olduğu için Navalnıy’ın Yabloko Partisi ile bağının kesildiği iddia ediliyor. İddialar bir kenara bırakılsa bile, Aleksey Navalnıy’ın özgeçmişinde yer vermediği geçmiş siyasi projesinin sloganı onu ele veriyor: “Kafkasya’yı beslemeye son verelim”. Anti-göçmen ve Kafkasyafobik söylemlerle hızla milliyetçilerin sevgisini kazanan Navalnıy, 2018 başkanlık seçimleri için bu tarz bir propaganda yapmıyor. Gerçi artık Kafkasyafobinin Rusya’da eskisi kadar siyasi getirisi de yok.

Navalnıy’ın hitap ettiği kitle ise ulusal kimliği güçlü orta sınıf yurttaşlar ve gençler. Aleksey Navalnıy Kırım’ın ilhakı ve Ukrayna konusunda Kremlin’i eleştirse de, genel politikada Kremlin ile aynı çizgide duruyor. Ne yapıldığını değil, nasıl yapıldığını eleştiriyor. Rusya’nın liberal muhalif politikacılarıyla Navalnıy’ın ortak noktaları ise İslamofobi, yolsuzluğa karşı mücadele ve Batı’ya sıcak bakış.

Batı’da yükselen popülizmin Rus versiyonu

Geçmişte attığı siyasi adımlar analiz edildiğinde ve yürüttüğü kampanyalara bakıldığında Navalnıy’ın Rusya’nın Trump’ı olduğunu söylemek mümkün. ‘Büyük Rusya’nın yeniden doğuşunun Batı değerleri üzerine inşa edebileceğini savunan Navalnıy ve ekibi, Rus halkın hassas noktalarını iyi biliyor. Siyasi konjonktüre göre sağdan sola kayabilen Navalnıy’ın asıl stratejisi Kremlin’in başarısızlıklarını ifşa etmek.

Sokak dilini kullanması, inatçılığı ve özgürlük söylemleri Navalnıy’ı genç Rusların lideri haline getiriyor. Özellikle Yolsuzlukla Mücadele Vakfı adı altında yürüttüğü çalışmalar geniş kitlelerin beğenisini kazandı. Yapılan anketler de bu çalışmaların Navalnıy’a hızla taraftar kazandırdığı gösteriyor. 2018’de yapılacak başkanlık seçimlerinde aday olacaklara bakıldığında Putin’in tek rakibi olarak Navalnıy görünüyor. Halk için “kötünün iyisi” olabilecek genç aday Navalnıy’ın Kremlin’e karşı ne kadar dayanabileceği ise meçhul. Seçim kampanyasına henüz başlamadığı için Kremlin’in izleyeceği strateji bilinemiyor. Bu durum da Navalnıy’ın aday olma ve seçilme ihtimalleri üzerine tahmin yürütebilmeyi imkansız kılıyor. 

……………………….

Navalny Bat’nın piyonu mu yoksa Kremlin’nin kulası mı? Bu yazıyı yazarken, bu soru sormuştum kendime. Bugün bu sorunun cevabı ise; Batı’nın parasıyla geçinen Kremlin’nin kuklası. 2018 yılı seçimlerinin kazananı Putin’di. Seçim sonrasında popüler olmayan reformlara imza attı. Emeklilik yaşını yükseltti, KDV’yi arttırdı, internet üzerinden yurt dışından yapılan alış verişe düşük miktarda sınır getirdi, halkın sevmediği şeyleri kanunlaştırdı. Bu adımlar ABD ve Batı’nın uyguladığı yaptırımlardan dolayı zorlanan bütçeyi rahatlatmak için atılan adımlardı. Aslında hibrit savaşının kurucularından olan Rusya, artık hibrit savaşının içindeydi. Putin ise bu savaşta Rusya’nın yeterince güçlü olduğunu beyan etmişti. Sözde halk bu tarz kısıtlamalara maruz kalmayacaktı. Aslında kaldı kalmasına ama halkada başka bahaneler anlatılıyordu. 

Rus halkına hibrit savaşının acı gerçeğiyle olan zorluklara hazırlanması gerektiği devletin ağzıyla anlatılıyordu. Putin içerdeki hibrit savaşını şimdilik kazanmıştı. Savaşın hala devam etmesi ve bu süreçte de Kremlinin biz araştırmacılara bol malzemeli yazı yazmak için fırsatlar sunacağına inanıyorum. 

Hibrit Savaşının Taşeronları

Rusya uzmanlık alanım olduğu için yazdıklarımın çoğu Rusya’yı anlatıyor. Hibrit savaşının tek tarafı yoktur. Benim izlenimlerim ise Rusya üzerinden. Rusya ve Kafkasya benim uzmanlık alanım. Ben dünya’ya da bu pencereden bakarım. ABD ve Batı’yı da bu alanda uzman olan arkadaşlarımın yazılarından daha iyi anlayabilceğimi tahmin ediyorum ve tarihi yazanlar bir sonraki nesillere aktarırlar. 

Hibrit savaşı WW3.0 ülkelerin çatışmalarını taşeron örgütlere havale ettiği bir savaştır. Dünyadaki nükleer güçler apokalipsis’ten kaçınmak için karşılıklı savaş ilanı yapmadan, üçüncü dünya ülkelerinde, terör örgütlerini kullanarak birbirlerini vuruyorlar. Böylece geçmişten bu yana her zaman var olan paralı askerler kavramı yeniden rağbet görmekte. Küresel şirketler ve onların arkasındaki devletler artık paramiliter güçleriyle özel güvenlik şirketleri adı altında savaştalar. Dünya genelinde askerlik milli ordularda mecburi olmaya devam etse de, trend olarak bu sözleşmeli askerliğe dönmüş durumda. Savaşmayı meslek olarak seçen insanlar, bu alanda profesyonelleşiyor ve böylece orduların verimliliği artıyor. 

Bu orduları teröre karşı kullanan devletler ise gayri meşru işlerde, çatışma riski olan bölgelerde paramiliter güçlerini kullanıyorlar. Günümüzde paramiliter milis güçleri kullanan devletlerin sayısı azdır. ABD ve Rusya bu devletlerin lideri durumundadır. ABD’nin PYD/PKK ittifakı, İran’ın DAEŞ’e karşı Şii milis güçleri kullanması paramiliter güçler için iyi örnektir. Fakat bu söz konusu anti DAEŞ milisleri ucuz iş gücü olarak öne çıkmakta. Irak ve Suriye’de kullanılan milis güçleri profesyonel değil hatta kullandıkları militanlar bu işi yapmaya zorlanmış bulunuyor. Aylık 100 dolar civarı para karşılığı savaşan bu insanlar, bu işi başka ekmek kapısı olmadığı için veya yaşadıkları bölgeyi kontrol eden gücün zorlamasıyla yapıyor. Böylece DAEŞ’e karşı kullanılan gruplarında başında olan danışmanlar ve komutanlar yüksek kazanç elde ediyor. Komuta edilen bu kitlelerin riski de az, olan sıradan militanlara oluyor. Kayıp veren de ölen de gariban anlayacağınız. 

Rusya paramiliter güçleri her zaman kullanan bir devlettir. Girdiği bütün savaşlarda istisnasız bu tarz güçleri kullanır. Rusya’nın tek eksiği özel güvenlik şirketlerinin özel ordular niteliğinde olmaması. Bu eksikliği Ukrayna ve Suriye’de kapatan Rusya kendi Anayasasına göre de yasak olmasına rağmen özel orduları aktif kullanmaktadır. Şirketler yurt dışına kayıtlı ama Rusya’nın da tüm imkanlarını kullanıyorlar. Bu paramiliter güçler eski Rus istihbaratçılarından ve özel harekatçılarından oluşuyor. Rusya’nın en çok ismi duyulmuş olan WAGNER GRUBU hakkında yazı yazmıştım. 

Bu yazıda bana bilgi veren arkadaşım, savaş muhabiri Orhan Cemal’di. WAGNER hakkında film yapmak için gittiği Orta Afrika Cumhuriyetin de öldürüldü. Biz gazeteciler de bu hibrit savaşının bir parçasıyız. Serbest çalışan gazeteciler çoğu zaman ideolojik bağı olmayan tarafta, hatta karşıt olduğu tarafın bölgesinde iken ölebiliyor. Ben Donbas’ta ve Suriye’de PYD/PKK tarafında yazı yazmak için gittiğimde, bu bölgeyi kontrol eden örgütlere ve ideolojilerine karşıydım. Fakat bu objektif olmayacağım anlamına gelmezdi. 

Objektif olmak gazeteciliğin en önemli özelliğidir. Orhan Cemal kardeşim de, Afrikaya giderken ters olduğu bir kurumun siparişi üzerine gitmişti. Beraber gittiği çalışma arkadaşlarıda farklı ideolojik görüşlere sahip olan isimlerdi. Üç kişilik grubun ortak olan tek şeyleri bu arkadaşların profesyönel ve objektif olmalarıydı. Onları öldüren güç, Rusya’nın resmi makamlarına göre haydut çetesiydi. Onları gönderen Rus muhalif oligark Hodorkovskiye göre ise WAGNER GRUBU ve dolaylı olarak Putin. 

Vagner: Suriye’deki Paralı Rus askerleri

Savaş denildiğinde aklımıza düzenli orduların karşılıklı mücadelesi gelirdi. Militanlarla düzenli ordu arasında yaşanan çatışmalar, alışık olduğumuz dünya düzeninde “terörle mücadele” olarak adlandırılırdı. Fakat gelinen noktada, dünyanın en etkili devletlerin düzenli ordular yerine, farklı örgütleri kullandığına ve onlara en kirli işleri yaptırdığına şahit oluyoruz.

7 Şubat Deyr ez-Zor olayı

7 Şubat 2017 tarihinde Suriye’nin Deyr ez-Zor bölgesinde Rus özel ordusu Vagner’e bağlı birliklerin, koalisyon güçleri tarafından bombalandığı ve çok sayıda kayıp verdiği duyulmuştu. Haberi ilk veren İgor Girkin (Strelkov) oldu. Girkin, Doğu Ukrayna’da Rus yanlısı birliklere komuta etmiş fakat Ukrayna ordusunun başarılı operasyonuyla bozguna uğratılmıştı. Donetsk Halk Cumhuriyeti’nin sözde savunma bakanlığına getirilen Girkin, milis kuvvetleri tek çatı altında toplayamadığı için Donetsk’ten Rusya’ya kaçmak zorunda kalmıştı. Askeri becerisiyle şöhret kazanamayan Girkin, o günden beri Kremlin’e muhalif olarak tanınıyor ve arada bir haber sızdırıyor.

Girkin, Vagner’in Deyr ez-Zor’da 200’den fazla kayıp verdiğini iddia etti. Bu haberi Ukrayna merkezli bloglar ve haber siteleri yaymaya başladı. Hatta kime ait olduğu belli olmayan ses kayıtları, Rus sosyal ağlarını doldurdu. Bu ses kayıtları Rusçaydı ve olayın nasıl geliştiğini anlatıyordu. ABD’nin nasıl bir rahatlıkla Vagner birliğini top atışlarıyla ve ardından hava araçlarıyla saatlerce vurarak, darmadağın ettiğini hikaye ediyordu. Gerçi hiçbir ses kaydında tam kayıp sayısı verilmiyordu. Yüzlerce denilerek geçiliyordu.

Bu haberler uluslararası medyaya da yansıyınca, Rus dışişleri sözcüsü, olayda ölen ve yaralanan Rus vatandaşlarını açıklamak zorunda kaldı. Rus dış işlerine göre 7 Şubat’ta 5 Rus vatandaşının hayatını kaybetmişti. Rus basını bu sayıyı 12’ye yükseltti. Farklı iddialara göre, Rus özel ordusu, 7 şubat olayında 5 ila 200 arasında kayıp vermişti. Ortada kesin bir rakam olmasa da, koalisyonun 7 şubatta vurduğu Esed yanlısı milis kuvvetleri arasında Rus özel ordunun elemanlarının da olduğu Ruslar tarafından kabul edilmiş oldu. Bu durumda “Rus özel orduları nedir?” sorusu doğuyor.

Rus özel orduları

Ruslar “özel ordu” adı altında olmasa da SSCB döneminden bu yana paramiliter birlikler kullanıyor. Soğuk Savaş döneminde Ruslar, danışman asker veya sivil personel adı altında, ABD’nin “işgal ettiği” ülkelere görevliler göndermişti. Bunun yanında, iki taraf da farklı örgütler kurmuş ve bu örgütlere silah, finans ve eğitim desteği vermişti. İki küresel gücün bu kavgası, 90’lı yıllarda SSCB’nin dağılmasıyla sona ermişti. Aradan 23 yıl geçtikten sonra, Rusların paramiliter güçlerinin haberleri, Suriye ve Ukrayna’dan gelmeye başladı.

Vagner kayıplarını sızdıran İgor Girkin, Doğu Ukrayna’da bu tarz oluşumların başında olan eski bir Rus subayı ve daha önce Çeçenistan’da görev almış. Memorial (Çeçenistan İnsan Hakları Merkezi) kayıtlarına göre, Çeçenistan’da sivillere karşı insani suç işleyen Girkin, daha sonra Doğu Ukrayna’ya yerleşmiş ve burada uzun zaman STK çatısı altında ayrılıkçı güçleri eğitmiş. Fakat üs edindiği Slavyansk şehrinden direnmeden kaçınca, komutanlık yerine Twitter haberciliğiyle yetiniyor.

Girkin’nin yapamadığını “Vagner” adını taşıyan başka bir oluşum yaptı. Basına göre Vagner grubu önceleri “Slavyanskiy Korpus” (Slav Birliği) adıyla 2013 sonbaharda ortaya çıktı. Suriye rejimiyle petrol kuyularını kurtarma ve koruma anlaşması yapan bu özel güvenlik şirketi, eski SSCB’nin her yanından özel harekatçıları, subay ve askerleri örgütleyerek Suriye’ye götürdü.

“Moran Security Group” adıyla kayıtlara geçen bu şirketin iki ortağı Vadim Gusev ve Yevgeniy Sidorov daha sonra Rusya’da paralı askerlikle suçlanarak tutuklandı. Slavyanskiy Korpus (Moran Security Group) hikayesi burada bitiyor ve haberlerde Vagner grubu konuşuluyor. Fakat Slavyanskiy Korpus Google’da arandığında VK sosyal medya ağında bir sayfa çıkıyor. Hatta sayfaya girince, bu gruba katılmak için ulaşabileceğiniz iletişim numaralarına ve e-mail adresine dahi ulaşılabiliyor. Gerçi aynı sayfada, böyle bir oluşumun uzun zamandır var olmadığını iddia eden yazılar ve yorumlar da mevcut. Rus basına göre ise kontrolü el değiştiren özel ordu oluşturma izni “Vagner” ile devam ediyor. Dünyada daha çok bu ismi tanıyor.

Vagner

“Vagner” Kafkasya’da görev yapan ve yine açık kaynaklara göre göreve devam eden bir özel harekatçının telsiz haberleşmesinde kullandığı bir takma ad. Bu adı kullanan Dmitriy Utkin, Rus ordusunun istihbarat başkanlığına bağlı 700. özel harekat birliğine komuta etmiş bir yarbay. Dmitriy Utkin 2017 yılında Kremlin’de, Suriye’de elde ettiği başarılardan dolayı Putin’in ellerinden onur madalyası almış. Novaya Gazeta’nın 9 ekim 2017’de yayınladığı habere göre, Vagner’in personel sayısı 6 bin ve Ekim 2017’de bunların 2 bin 500’ü Suriye’de görev yapmaktaydı. Novaya Gazeta’ya göre, Vagner’in Suriye’de 4 adet 300 kişilik keşif ve muharebe birliği var: Bir topçu birliği, tankçı birliği, mayın temizleme birliği, haberleşme birliği ve özel sızma ve istihbarat birliği ve karargah lojistik elemanları. Bunların toplam sayısı 2 bin 500. Novaya Gazeta, Vagner’in her anlamda yeterli bir ordu olduğunu iddia ediyor. Novaya Gazeta’nın verdiği bu bilgileri diğer açık kaynaklar da doğruluyor. Suriye’de Vagner grubun bulunduğu karargah ve tam personel sayısını kesin olarak verebilen bir kaynak yok.

Vagner dışında “Turan” adlı bir özel ordu birliğinin olduğunu iddia edenler de var. Fakat bu birliğe ait sosyal medyaya sızan birkaç resimden başka bilgi yok. Böyle bir birliğin var olduğu dahi tartışmalı.

Vagner’in ise Rus ordusunun Krasnodar iline bağlı Molkino köyü civarındaki üssünün yakınlarında bir üsse sahip olduğu ve burada eğitim verdiği söyleniyor. Çeşitli kaynaklara göre, Vagner bugüne kadar 17 milyar ruble para harcamış ve bu paranın büyük bir kısmı maaş olarak ödenmiş. Vagner’e katılanlar 50 bin ila 300 bin ruble arasında değişen maaşlar alıyor. Bu rakam, kışla ile savaş ortamı arasında değişim gösteriyor. Vagner birliği 2014’ten bu yana Suriye’de DEAŞ ile savaşmış ve her iki Palmira operasyonda görev almış.

İlk kurulduğu zaman Savunma Bakanlığı’nın fonlarından ve desteklerinden faydalanan bu birlik, artık Esed rejiminden aldığı ödeneklerle faaliyet gösteriyor. Vagner’in Suriye’de faaliyet gösteren Rus enerji şirketi Evro Plus ile anlaşması olduğu da iddia ediliyor. Bu iddiaya göre Evro Plus, Suriye rejimiyle, kurtardığı ve işlettiği petrol kuyularından çıkan petrolün dörtte birine sahip olmak üzere bir anlaşma yaptı. 7 şubat 2018’de yaşanan çatışma ise Conoco petrol kuyusunu ele geçirmek için yapılan bir saldırıydı.

Evro Plus ve Vagner, basında “Kremlin’in aşçısı” olarak anılan Yevgeniy Prigozhin’e ait. ABD’nin yaptırımlar listesinde bulunan Prigozhin’in, seçimlere müdahale eden “trollerin” çalıştığı şirketin de sahibi olduğu iddia ediliyor.

Rusların Suriye’deki varlığının iki farklı koldan oluştuğunu anlamak mümkün. Vagner ve diğer paramiliter birlikler, bu savaşta devletin açıklamakta zorlanacağı işleri yapıyor ve her özel şirket gibi kâr etmeyi amaçlayan bir oluşum. Vagner’in işe aldığı elemanlar sadece Rus vatandaşlarından oluşuyor ve bütün eski SSCB’yi kapsıyor.

Krasnodar’daki askeri üssün yakınlarında eğitim veren Vagner’in başka bir alternatifi de Çeçenistan’da faaliyet gösteriyor. “Özel Harekat Merkezi” olarak isimlendirilen ve yine özel bir şirket olan bu merkez, İçişlerine ve Çeçenistan polis birliklerine eğitim veriyor; ARGE çalışmaları yürüterek hafif araç, silah ve ekipman üretimine katkıda bulunuyor. Fakat Çeçenlerin Suriye’deki varlığı paramiliter değil. Çeçen, İnguş ve Dağıstan kökenli vatandaşlardan oluşan Rus birliklerinin Suriye’de resmi ordu vasfında olduğunun altını çizmek gerek. Askeri polis birlikleri olarak Suriye’de görev yapan bu personel, Rus ordusuna ait. Bu birliklerin asıl görevi Rus üslerini korumak, elde edilmiş bölgelerde ve çatışmasızlık bölgelerinde kontrol noktaları oluşturarak güvenlik sağlamak. Rus üslerinin ve birliklerinin konvoylarla yapılan ikmal ve lojistiğinin güvenliğini sağlamak. Halep’te ise bu birlikler asayiş görevi yapmıştı.

Kafkasya’dan Suriye’ye bu birliklerin gönderilmesinin temel sebebi ise Müslüman ve Sünni olmalarıydı. Bu polis birliklerinde, Kafkasya’da savaş deneyimi olan personelin ağırlıklı olduğu söyleniyor. Rus yetkililerin son açıklamalarına göre, Rusya’nın farklı bölgelerinden gelen 50 bini aşkın askeri personel Suriye’ye görev yapmış.

Sonuç olarak Rusların Suriye’deki askeri varlığının iki formunun olduğunu söylemeliyiz: Birisi resmi devlet personeli ve diğeri ise özel paralı askerler. Kremlin resmi personelinden sorumlu olduğunu kabul ederken özel şirketlerden uzak duruyor. Tabii ki bu uzaklık, o şirketlere destek vermediği anlamına gelmiyor. Sonuçta onur madalyaları her iki kola da takılıyor.

…………………

Suriye’deki Rus paralı askeri birliklerini yazdıktan sonra acaba bu konuda Rusya devlet yaklaşımını revize etmiş mi, SSCB stratejisi devam ediyor mu? diye bir analiz daha yaptık. Ortaya Rusya’nın paramiliter güç stratejisi ve onu kullanma şeklini içeren analiz yazısı çıktı. Okumadan paramiliter güç kullanımını anlamamız mümkün değil. 

Rusya’nın Neo-Kozak stratejisi ve yeni hibrit savaş

02/08/08-RUSEN-ANKARA

Çağımızın teknolojisi de kullanılarak, eski çağ savaş yöntemlerine doğru hızla dönüş yapılmaktadır. Geçmişte birçok imparatorluğun kullandığı paralı askerler, günümüz dünyasına uygun isimler verilerek tekrar sahaya çıkarılmaya başladı. Gerçi tarihi analiz ettiğimiz zaman her zaman var olduklarını anlamak mümkün. Para karşılığında insan öldürmek, savaşmak medeniyetimizin her zaman bir parçası olmuş ve olmaya devam ediyor.

Rusya da hiçbir zaman bu ordulardan vazgeçmemiş, İmparatorluktan Sovyetlere, Sovyetlerden Federasyona büyüyüp daralan ülke, yürüttüğü bütün savaşlarda paralı (anlaşmalı) askeri birimleri hep kullanmıştır. Bu birimlerin kullanım şekli coğraflara ve zamana gre değişmiş olabilir. Fakat Rus devleti çıkarları uğruna para karşılığı ölmek için anlaşma imzalayan veya sözlü anlaşma ile savaşa giden insanlar hep olmuştur.

Rusya’nın (ABD ve diğer büyük devletler dâhil) paramiliter güçleri kullanma tarihçesi çok daha zengindir. Ruslar bu güçleri bölgelere, burada yaşayan toplumlara,  hatta yerel inançlara ve ideolojik tabana göre kullanmıştır. Rusya’nın paralı askeri güçleri, farklı türlerde sıralanabilir. Geçmişten bugüne devletler ulaşmak istediği hedefe uygun olarak ya hepsini birden ya da içlerinden bir kaçını kullanmıştır. Paramiliter güç oluşturma kalıpları değişmezken bölgeye ve hedefe göre bu güçlerin dışarıya sunumu ve örgütlenme aracı olarak farklı manevi değerlerin kullanıldığını da görmek mümkündür.

Rusya da hiçbir zaman bu ordulardan vazgeçmemiş, İmparatorluktan Sovyetlere, Sovyetlerden Federasyona büyüyüp daralan ülke, yürüttüğü bütün savaşlarda paralı (anlaşmalı) askeri birimleri hep kullanmıştır. Bu birimlerin kullanım şekli coğraflara ve zamana gre değişmiş olabilir. Fakat Rus devleti çıkarları uğruna para karşılığı ölmek için anlaşma imzalayan veya sözlü anlaşma ile savaşa giden insanlar hep olmuştur.

Rusya’nın (ABD ve diğer büyük devletler dâhil) paramiliter güçleri kullanma tarihçesi çok daha zengindir. Ruslar bu güçleri bölgelere, burada yaşayan toplumlara,  hatta yerel inançlara ve ideolojik tabana göre kullanmıştır. Rusya’nın paralı askeri güçleri, farklı türlerde sıralanabilir. Geçmişten bugüne devletler ulaşmak istediği hedefe uygun olarak ya hepsini birden ya da içlerinden bir kaçını kullanmıştır. Paramiliter güç oluşturma kalıpları değişmezken bölgeye ve hedefe göre bu güçlerin dışarıya sunumu ve örgütlenme aracı olarak farklı manevi değerlerin kullanıldığını da görmek mümkündür.

Rus İmparatorluğunun en sadık, savaşçı gücü olarak bilinen Kozakları, Komünist Rusya kılıçtan geçirerek yok etme çabasına girdi. Komünistlere biat ettikten sonra da yok edilmekten kurtulamayan Kozaklar, Rusya Federasyonu kurulurken artık Rusya içerisinde toplum ile bütünleşmişlerdir. Sovyetlerin oluşturduğu ve kendi çıkarları dahilinde zaman zaman kullandığı bir ideolojik enstrüman idi. Komünistler 2.Dünya Savaşı zamanında Nazi Almanya’sına karşı kullanmak için yeniden oluşturduğu bu Kozak anlayışını komünist ideolojisine göre sıfırdan yazdığı tarih ile yeniden şekillendirmiştir. Sovyetler, Kozak ideolojisini kullansa da tam olarak bu toplum ile barışamamıştır. Sovyetlerin dağılması ile komünistlere karşı bir enstrüman olarak canlandırılan “Yeni Kozaklar” artık o eski Ukrayna’da yaşayan Slav ırkına ait özgür toplum değildi.

İmparatorluğun ve Sovyetlerin ideolojik dokunuşları ile tamamen deformasyona uğrayan bu toplumdan geride kalanlardan ise bir paramiliter ordu oluşturma ideolojisi oldu. Bu ideolojiye bir de yeni Rusya’nın demokratik etkisiyle, günümüz Kozakların farklı halk ve ırklardan oluşan Ortodoks inancı ile komünist değerlerin dahil edildiği, Rus vatanseverliği aşılanmıştır. Zaten giyim tarzlarında o eski İmparatorluktan kalma paramiliter güç olduğunu görmek mümkün. Rusların savaş tarihçesine bakıldığı zaman düzenli ordudan biraz daha performansı yüksek olan Kozaklar, artık bu performansı göstermekte başarılı değiller.

Rusya Federasyonun meşru paramiliter güç olarak kabul ettiği Kozaklara özel kanun ile bütçeden finansal destek veriyor olması Kozakları emeklilik için gelir kaynağı ve vatansever nesilleri yetiştiren STK’lara dönüştürmüştür. Bugün Rusya’da Kozak oluşumları kiliseleri korumak, yerel polis birimlere sokak asayişi sağlamakta destek olan bölgesel STK’lardır. Kozakların dâhil oldukları Çeçenistan Savaşları veya Kırım’ın ilhakı ile Doğu Ukrayna olaylarında onlar ideolojik propaganda dışında önemli askeri performans göstermişlerdir.  Çeçenistan’da ve Doğu Ukrayna’da Kozakların ideolojik anlamda kullanıldığı ve sonrasında dağıldıklarını görmek mümkün. Kozak oluşumu altında verilen ideolojik rollerin dışına çıktıklarında ise aynı işlevi gören diğer paramiliter güçler tarafından harcandıkları da görülmüştür.

Çeçenistan’da Rus yanlısı Beslan Gantamirov tarafından Kozak birliği baskını yapılarak, Kozakların Çeçenistan’ı terk etmesi sağlanmıştır. Doğu Ukrayna’da ise liderleri suikasta uğradıktan sonra Kozak gruplarının varlığı sona ermiştir. Sonuçta bugün devlet desteği olmadan askeri gücü taşıyamayan bu birlikler, Rusya’da çoğu zaman süslü palyaçolar olarak adlandırılmaktadır. O eski savaşçı ve özgür toplum olarak devlete hizmet eden Kozaklar kalmamış ve var olan STK’lar ise zaman zaman devlet tarafından kullanılmaktadır. Genellikle askeri performanstan ziyade, devletin ideolojik propaganda aracıdırlar.

Rusya’nın “Neo-Kozak” Politikası nedir?

Rusya, Kozakların eski askeri performansını yitirmesi ile yeni “Kozak” politikası için stratejiler geliştirmiştir. Sovyetler döneminde “internasyonal” olarak bilinen ve dünyanın her köşesinde, komünist cenneti kurmak için örgütlenen insanları o dönemin komünist Kozakları olarak görebiliriz. Fakat Sovyetler hiç bir zaman onlara böyle bir isim vermedi. Sovyetler bunları sivil danışman, askeri danışman, gönüllü savaşçı veya yerli partizan olarak adlandırmıştır. Hangi bölgede kimin kullanılacağı konusu, bölgede desteklenen yerel güçlere göre belirlendi. Vietnam’da veya Kongo’da sivil danışman olarak lanse edildiler. Afganistan’da ise meşru hükümet oluyorlardı. Bazen ise kendi basınlarında gerilla veya partizan güçleri olarak lanse edilmiştir.

Sovyetler dağıldıktan sonra Rusya Federasyonu eskiyle ters düştüğünü ve komünist geçmişten kurtulduğunu duyursa da, Rusya Federasyonunun ilk savaşı olan Çeçenistan’da ilk başta paramiliter güçler kullanıldı. Ancak başarılı olamayınca Rusya hem düzenli ordu hem yerel güçlerden oluşan paramiliter orduları kullanarak bölgedeki savaşı sonuçlandırdı. Hatta Rusya’nın burada kullandığı paramiliter güçler sahada kendi aralarında da çatıştılar.

Çeçenistan Savaşları ve Rusya’nın Yeltsin sonrası yönetiminin değişmesi Rusya Federasyonunun, paramiliter güçleri daha profesyonel ve daha etkili kullanmasına neden oldu. Yine Çeçenistan’da ilk başta paramiliter güç olarak oluşturduğu yerel birlikleri orduya ve içişlerine dâhil eden Rusya, bu birlikleri daha sonra yurt dışında da görevlendirdi. Paramiliter güçler resmi makamlara dâhil edilirken, işsiz kalanlar ise kimliksiz askeri güç olarak kullanılmaya devam edildi. Sovyetlerden beri gizli veya açık görevlerde kullanılan paralı askerler, Sovyetlerin dağılması ile ortaya çıkan kriz bölgeleri Dağlık Karabağ, Gürcistan, Güney Osetya ve Abhazya Savaşları ile Çeçenistan Savaşlarında paralı askerlik yapabildiler.

Savaşmayı kendine felsefe edinmiş bu kitleler, ilk başta başıboş dünyanın farklı yerlerinde şanslarını denedi. Para karşılığında Batılı özel ordularda da görev yaptıktan sonra yeni Rusya’nın toparlanması ile ana limanlarına döndüler. Hatta bu insanların teşviki ile Rusya’nın yeni düzenli özel ordularının ortaya çıkmasına vesile oldular. Özellikle Donbass’ta özel orduların başarılı bir şekilde kullanılabileceğini, devlet ve özel sektör işbirliğinin sadece sivil hayatta değil savaş ortamında da olumlu sonuç verilebileceğini görüldükten sonra Rusya’da özel ordular ve devlet birlikte çalışmaya başladı denilebilir. Bu oluşumlardan VAGNER birliklerinin, Rus ve yabancı basına göre Krasnodar’da askeri üste eğitildiği iddia edilmiştir.

Bu konuda uzman gazeteci ve araştırmacılar yorum yaparken, Rusya’nın bundan sonra da sıkça böyle bir özel sektör ve devlet işbirliği yapacağını söylemekteler. Gazeteci Orhan Cemal ve araştırmacı RAMCOM’un müdürü Denis Sokolov bu konuyu değerlendirirken ortak noktaları vurguladılar. Her iki uzman Rusya’nın yakın zamanda daha çok özel ordu kullanımını sistemli hale getireceğini söyledi. Şimdilik Doğu Ukrayna ve Suriye’de kullanılan özel ordu birliklerinin, Afrika’ya da gideceğini söyleyen uzmanlar, bu orduların belli bir etnik yapıda olmayacağının da altını çizdi. Rusya’nın Neo-Kozak oluşumları, artık etnik veya manevi değerler kapsamında oluşturulmayacak ve tamamen ticari amaçlı olacaktır.

Bugün hâlihazırda Rusya’da yasak olan paralı askerliğe duyulan ihtiyaç, kanunen izin verilmesine dair tartışılmaları gündeme getirmektedir. Özel ordu ve paralı askerliğin şimdilik devlete yakın isimlerin tekelinde olduğu, bu durumun kanunlaşması ile birlikte birçok kurumun ortaya çıkmasına sebep olacağı düşünülmektedir.  Bu yasallaşma şimdilik az sayıda ve devlete yakın olan insanların kazanç elde etmesine müsaade ediyor. Ayrıca dış baskılara ve müdahalelere maruz kalan Rusya, kendi topraklarında eğitimli, iyi donatılmış özel orduların iç istikrarını tehlikeye atabileceğini düşünmektedir. Fakat yurt dışında kullanılmasında ise hiç bir sıkıntı görülmemektedir.

Rusya’da ticari sektör olarak gelişen özel güvenlik (Ordu) sektörü, devlet çıkarlarını savunmak için kullanılan “Kozak” sisteminden vazgeçmiş değil. Kafkasya’da oluşturduğu Çeçen, Dağıstan, İnguş, Osetya, Abhazya gibi etnik birlikleri Ukrayna’da ve Suriye’de kullanmaktan çekinilmedi. Özellikle Kuzey Kafkasyalı Çeçen, İnguş ve Dağıstanlıların çoğunlukta olduğu askeri birlikleri Suriye’de devamlı kullanmaktadır. Kuzey Kafkasyalı olan bu halkların Sünni Müslüman olmasını öncelikle iyi değerlendiren Rusya, bütün kritik bölgelerde ilk başta Kafkasyalı askeri birlikleri kullanmaktadır. Özellikle Suriye’de Şii – Sünni çatışmalarının yaşanabileceği bölgelerde, hep Rusya Federasyonunun düzenli orduya ait bu birlikleri öne sürdüğü görülmektedir. Bu birlikleri öne sürerken de Çeçen faktörü veya Sünnilik faktörünü de propaganda etmektedir.

Rusya’nın bu şekilde düzenli orduyu kullanması Suriye’de muhalifleri anlaşmaya zorlamada da yardımcı oldu. Mesela Ukrayna’da Çeçen birliklerini kullanmayı deneyen Rusya, yerel gruplarla bu grupların arasında çatışmaların çıkmasından dolayı Çeçenleri oradan çekmek zorunda kalmıştır. Uzun zaman savaş muhabirliği yapan gazeteci Orhan Cemal, Rusya’nın Kafkasyalı birliklerini kullanmasını değerlendirirken özellikle de Çeçen birliklerinin düzenli ordu dâhilinde olduğunu söylemiştir. Rusya İmparatorluğu Kozakları kullanırken de imparatorluk adına ve düzenli ordu dâhilinde kullanmaktaydı. Tarihi geçmişe bakıldığı zaman Slav ırkına mensup Kozakları bir propaganda aracına dönüşürken, onlardan boşalan yeri Rus asıllı olmayan fakat o dönem Kozakların yaptığı gibi devletle bağlılıklarını ispat etmek isteyen Kafkasyalılar doldurmaktadır. Rusya geçmişte olduğu gibi günümüzde de silahın ve gücün her türlüsünü yeni nesil Hibrit Savaşlarda kullanmaktadır.

Helsinki sonrası ABD ve Rusya başkanlarının bir araya gelip teke tek pazarlık yapmış olmasından çıkan en önemli sonuç: “devlet teknolojiye ayak uydurarak her zaman çıkarlarını savunabilecek güce sahip olmalıdır.” Sahada ve masada oyunu kuran olmak için sadece füze veya nükleer güce sahip olmak yeterli değildir.

Helsinki zirvesi ile yeni nesil savaşlarda her türlü teknolojiye sahip olan ve çağın gereklerini iyi kullanan ülkenin diğer devletler tarafından muhatap alınan tek güç olacağı ortaya çıkmıştır.

Evet böylece küresel ve modern dünyada güç olmak isteyen süper devletlerle aynı sınıfta olmak ve aynı silahları kullanmak zorunda. Türkiye ve ÖSO işbirliği eleştirenler devleti hızla modernize omakla suçluyor aslında. WW3.0 devam ederken en önemlisi kullandığı güç ve imkanların iyiye hizmet ediyor olması. O zaman devletiniz AK tarafında savaşıyor olacak. 

……………………….

Ak ve Kara Savaşları 

Buraya kadar kitabı okuduysanız dünyada devam eden, üçüncü dünya savaşının olduğunu iddia etmemin nedenlerinide az çok anlamışsınızdır. Aslında dünyada savaşlar hiç durmadı. Mesela son yüz yıllı ele aldığımız zaman dünya genelindeki savaşlar bir yerde durup, başka bir yerde patlak verdi. Küresel ve bölgesel oyuncular ise ya kazandı ya da kaybetti. Fakat tarihde küresel savaş olarak geçen 1. ve 2. Dünya savaşları,  2. dünya savaşı sonrasında bir düzene oturdu kat düzenin temelleri ise 1. dünya savaşında atılmıştı. Bugün uluslararası hukukta bile savaşın kuralları önceden yazılmış bulunuyor. Kullanmaya izinli ve yasaklı silahlar var, devlet tanımları ve tanınmış sınırları var ama SSCB’nın dağılması ile bu düzende sarsıldı. SSCB döneminde denge vardı. 

Doğu bloku ile Batı bloku arasındaki savaş ya da sürtüşme küresel siyasetteki dengeleri sağlıyordu. SSCB dağıldıktan sonra ABD süper güç olarak jandarma rolünü üstlendi. Soğuk savaşın kazananı tek süper güç ABD’di. ABD her zaman istediğini yapabilir sandı. Fakat aradan çeyrek yüz yıl geçmeden ABD’nin süper güç olması sorgulanmaya başlandı. Rusya’da SSCB çöküşü ile ABD ve Batı’nın Arap Baharı ile oynanmak istenen oyununu iyi anladı. 2008 yılında Gürcistan’da ilk sıcak çatışma yaşandığında, Rusya’nın işgali olarak yansıdı. Gürcistan savaşı Rusya’nın Batı’ya tepkisiydi. 

Arap Baharına ile Rusya Gürcistan’da daha sert diş gösterdi. Böylelikle ABD’nin şahin kanadına vermek istediği mesajı net verdiğini düşündü. Rusya’nın Gürcistan savaşından çıkardığı sonuç ise Batı’nın desteklediği bir deli adamın hatası olarak gördü. Gürcistan’da Rusya’nın hedefinde Batı yoktu Saakaşvili ve Soros vardı. Ruslar Batı’nın Rusya’yı hedefe oturttuğuna inanmak istemiyorlardı. Fakat arkasından gelen Arap Baharı, Ukrayna devrimi ve Rusya’da Putin’i devirme çabaları savaşın belirgin yüzünü göstermeye başlamıştı. Libya iç savaşında Batı’ya tamam diyen Rusya, Ukrayna ve Suriye’de ise safını keskin şekilde çizdi. 

Daha sonrasında Rusya terör örgütleri dahil bizim ve bize karşı sınıflandırması yaptı. Rusya ile masaya oturan anlaşan ve söz dinleyenler ‘’bizden oldu’’ Rusya’nın kontrol edemediği, anlaşamadığı unsurlar ise düşman olarak ayırdı. Bu iki sınıf arasında geçişler mümkün hatta Rusya kendi sınıfına dahil edeceği unsurların çeşitliliğinin bol olması için çalışıyor. 

Düşman unsurlarını ise kendi kontrolü altındaki bölgeden temizlemek için savaş ve kaosu kullanıyor. Rusya’daki DAEŞ sempatizanlarını, Rusya’dan Suriye’ye ve Irak’a gitmelerine izin veriyor. Rusya, cephe arkasında sorun yaşayacağına cephede karşılaşmanın daha avantajlı olduğunu biliyor. Suriye’de ve Irak’ta DAEŞ’i bir çok defa yenen Rusya, ABD’ye de ‘’buradan çıkacağız’’ dedikçe bölgeye kök salmasını da engelliyor. Her seferinde DAEŞ bitti ama terör bitmedi ve çıkarlarımız bunu gerektiriyor diyen, bu iki küresel oyuncu DAEŞ’i kimin başına sallayacaklarına karar veremedi. Bitti temizlemek için saç, sakal yakan terör karşıtı dünya devleri şimdilik temizleyemediği DAEŞ’i nereye transfer edeceklerini düşünüyorlar. 

DAEŞ futbol topuna döndü. Saha da oynayan takımlar bu topu karşı sahaya taşımak için daha fazla kaleye sokmaya çalışıyor. Bölgede DAEŞ’e karşı savaştığını ilan eden bu iki dev sürekli DAEŞ’i desteklemekle birbirlerini suçluyor. Suriye ve Irak ise fillerin girdiği züccaciye dükkana dönmüş durumda. Taş üstünde taş kalmadı, milyonlarca insan mağdur oldu ve olmayada devam ediyor. Küresel güçler ise devamını nerede yaparız diye tartışıyor. Şam’dan Orta Asya’ya ya da Afrika’ya orasıda olmazsa Kafkasya’ya mı taşınacaklar? Küresel güçlerin istihbaratları karşılıklı mücadele veriyor ve DAEŞ’in top olduğu maçta hangisi daha önce sahaya taşınacak sorusu sıkça gündemde. Bu sorunun cevabını bende aramıştım; fikrimi üç senaryoya ayrımıştım o zamanlar. Bugün ise bu listeye bir de Afrikayı ekledim. Çünkü ABD kendi sınırlarını zorladıkça, Rusya’nın geleneksel alanı olan bölgelere girmeye başlayacak. Ruslarda ABD’nin ve Avrupa’nın taşeronluğunu bırakıp artık Afrika’da kendi oyununu kurmaya başladı. 

DAEŞ Üç Senaryo

(Analiz haber)

DAEŞ Kafkasya’ya çıkarmasını yapacak mı, yaparsa DAEŞ militanları hangi güzergahı kullanacaklar vs? ve DAEŞ Kafkasya’da destek bulur mu? Türkiye ve Kafkasya için DAEŞ’in Kuzey Kafkasya seferi neye mal olur? Bu sorulara cevap vermek için üç senaryoyu ele alacağız. Bunların hangisi çalışır bilinmiyor ama sonuçları Kafkasya, Kuzey’de de Rusya’ya ve Güney’de de Türkiye’ye ve oradan Orta Doğu’yu hayli etkisi altına alacağı görülmekte.

Birinci senaryo DAEŞ; Şam savaşı kaybeder ve koalisyonda genel olarak DAEŞ’in askeri gücünü dağıttıktan sonra Kafkasyalı elemanlar Kafkasya’ya döner ve DAEŞ’in içinde var olan Kafkasyalı halklarında etnik yapılanmasına bakılırsa, Çeçenya başta olmak üzere Kafkasya’dan, Azerisine, Çerkesine, Gürcüsüne, Dağıstanlılarına ve Ruslardan oluşan DAEŞ elemanları Rusya’ya dönmüş olacak. Bu elemanların Kafkasya’ya dönerken hangi güzergahı kullanacakları önemli ama ele almadan geçelim. Varsayalım havadan Kafkasya’ya indiler ama Kafkasya’nın neresine indiler. Direk Çeçenya’ya mı yoksa herkes kendi evine mi indi? 

DAEŞ’in elemanları ait oldukları etniklere göre Kuzey Kafkasya’ya dönecekse, o zaman Kuzey ve Güney Kafkasya’da sünileri büyük katliam bekliyor. Kafkasya emirliği Kuzey Kafkasya’da İslami bir emirlik kurmak için savaşıyordu zaten. DAEŞ’in böyle bir derdi yok ama onlar Kafkasya vilayeti kurdukları zaman buna Gürcistan ve Azerbaycan’da dahil olacak. DAEŞ’in güçlü isimlerinin Ömer Şişani’nin Gürcü olduğunu ve Pankisi’den olduğunu hatırlarsak, Gürcistan olaya direk bağlanmış oluyor. Ya Gürcistan kendi topraklarını DAEŞ’e üs olarak kullandıracak ya da oradan Rusya’ya geçişleri sağlanacak. 

Elbette Gürcistan’da hedef olacak ve savaşa dahil olacak ama eğer üs olursa Ruslar uluslararası teröre destek verdiği için haklı olarak Gürcistan’a da 2008 yılındaki savaş gibi operasyon yapacak. 2008 yılında Güney Osetya’nın sözde sınırları dahilinde yapılan operasyonlar bu sefer Tiflis’in işgali ile sonlanabilir. Bir de Rusya’nın Gürcistan’a NATO eğitim üssü kurulmasından duyduğu rahatsızlıkta var ve TANAP gibi Rus doğal gazına alternatif olan Asya ve Avrupa enerji hatlarını kapatma imkanı elde etmek için Rusya kesin DAEŞ kozunu kullanır. Rusya Gürcistan’ı kendisi işgal etmezse bile Abhazya ve Güney Osetya’yı kullanarak işgal edebilir ya da Gürcistan’ın içindeki kendine yakın güçleri silahlandırarak Ukrayna senaryosunu uygulayabilir ve o zaman Gürcistan’da azınlık olan Kafkas dağlarının Güney eteklerinde yaşayan sunni müslümanlar katledilecek. 

Gürcistan için böyle bir riski varsa, Azerbaycan içinde başka riskler olur. Mezhepsel çatışmaların sonucu Azerbaycan’da yine sunni İslamcıların katliam riski altında olmalarıdır. (Şii selefi çatışmaları daha önce Azerbaycan’da yaşanmıştı) bugün bildiğimiz seküler Azerbaycan’da var olan totaliter rejim daha da güçlenerek, İslamcılığın ülkede uzun süre nefes almamasına neden olur. Kuzey Kafkasya’da ise Rusların bugüne kadar yaptıkları müslüman katliamlarına da rahatça devam ettirecekler. Dünya’da da kimsenin sesi çıkmayacak. Rimma Gukova’nın Kabardey-Balkarya’da başlattığı imza kampanyasına gösterilen ilgi bunun çok iyi bir örneğidir. Kuzey Kafkasya’da bazı yerel hükümetler Federal merkeze olan ihtiyaclarını ispat etmek için imkan bulucaktır. Dünya’da meşruiyeti olmayan bu yerel yöneticiler DAEŞ ile verdikleri mücadeleyi meşru sayacaklar. Senaryo şimdilik buraya kadar.

İkinci senaryo ise; Eğer Türkiye sınırlarını kapatırsa bu militanlar Irak ve Suriye’den Orta Asya’ya gidecekler. Bu durumda Çin, İran ve Rusya üçgeni içerisinde sıcak ve uzun vadeli mücadele başlayacaktır. Bugün genel olarak Sovyetler sonrası Orta Asya Cumhuriyetleri İslamcılara baskı uyguluyor ve bu baskı sonrası oradan kaçan müslüman gençler DAEŞ saflarında savaşıyorlar. Bu gençler ve onlara destek olan Kafkasyalılar Orta Asya’ya dönerse ve yerel unsurlar ayaklanırsa Çin’in doğal gaz anlaşması olan Türki Cumhuriyetleri başta olmak üzere bölgeyi iç savaşa sürükleyecektir. 

Çin, İran ve Rusya bu Cumhuriyetlerdeki seküler yönetimlere silah ve askeri yardımı eksik etmeyeceklerdir. Bu yardımlar bedava da olmayacaktır. Bu üç devletin ve özellikle Rusya’nın ekmeğine yağ sürecektir. Bölgeden Avrupa’ya doğal gaz akışını engellenecektir. Rusya’nın Çin’e sattığı doğal gaz rakamlarlarıda yükselecektir. İran’a karşıda yeni yaptırımlar söz konusu olmayacaktır. Böylelikle İran’da petrol ve doğal gaz satışlarını artıracaktır. Çin’in Uygur Türkleri gibi Müslüman azınlıklarada DAEŞ mücadelesi adı altında katliam devam edecektir. Bu senaryoların başka tarafıda var, elbette o da Orta Asya’da ve Afganistan’da Taliban’ın güçlenmesi demektir. Taliban çatısı altında İslam Devletinin kurulmasına zemin hazırlayacaktır. Bu biraz ütopik görünse de mümkün olan bir şey. Kimse Suriye ya da Irak topraklarında DAEŞ’in ortaya çıkmasını beklemiyordu. Arap Baharıda dini değil demokratik bir hareketti ama sonuçları ise çok farklı oldu.

Üçüncü Senaryo; Bu şimdi devam eden bir senaryo. DAEŞ ile mücadele şu an Orta Doğu’da uzun süredir devam ediyor. DAEŞ koalisyona dahil olan bütün ülkelere saldırır ve terör eylemleri yapar. Bu koalisyona Rusya, İran ve Çin’de dahil olur. Bu durumda DAEŞ ile alakalı bütün istihbarat koalisyondaki ülkelerle paylaşılır ve Türkiye gibi transit ülkelerden sızan elemanlardan elde edilen istihbarat sayesinde de diğer ülkelerin Rusya’da dahil girişlerinde tutuklanır. Az da olsa sızma ihtimali olan bazı DAEŞ taraftarı elemanlarda koalisyona dahilde DAEŞ’in vilayet ilan ettiği ülkelerde terör eylemleri yapar. Bu terör eylemlerinde zarar verse bile var olan durum değişmez. DAEŞ’e yapılacak kara harekatı için hızlandırma olur. 

DAEŞ topraklarından kaçan insanların anlattıkları dikkatte alınırsa, DAEŞ’in izlediği devletleşme hedefininde yavaşça gerçekleştiğini görürüz. DAEŞ’in başarılı olduğu propaganda sayesinde hem yerel sünni gençleri, hemde dışardan gelen katılımcı akışını sağlayacaktır. DAEŞ koalisyon savaşına karşı dayanabilecek güçtedir. Afganistan’da Taliban’ı bitiremeyen ABD ve NATO koalisyonu DAEŞ’i yakın zamanda bitirebilecek gibi gözükmüyor. Sonuçta DAEŞ’in tehlikeli olduğu bir tarafı var ve DAEŞ sivilleri katlemekten kaçınmıyor. DAEŞ koalisyonun içinde olan ülkelerin zayıf noktalarını biliyor ve buralardan vurma riski hayli yüksek. 

Mesela; DAEŞ Türkiye’de Sultanahmet turizmini ve oradaki karakolu hedef almıştı. Buna benzer birçok eylemler DAEŞ’in özelliğidir. Dahası Irak’ın sünni yönetimden kalma Saddam’ın üst düzey askerleri, DAEŞ’in içindeki temel güçler ve bu bölgeyi iyi bilen hatta komşu ülkelerdeki muhaberat servisinin kurulduğu yerin içinden geliyorlar. Kafkasya’da DAEŞ’in veya DAEŞ’çi elemanların dönüş risklerinin azami olabileceğini düşünüyorum. Kafkasya’da yaşayan ve sosyal medya üzerinden DAEŞ’in etkisi altına giren gençler tehlikeliler ama Rusya’nın bölgedeki varlığını etkileyemezler. Ancak bölgede çatışmaların bitmemesini sağlarlar. Her savaşta yiğitlik kadar tecrübede önemlidir. Başka hususta yerli halkın bu insanları desteklemesidir. Hatırlarsak DAEŞ, Şam ve Irak’ta Musul baskınından sonra güçlendi. Bunun sebebi ise Irak ordusunun Musul’u savaşsız teslim etmesiydi. Kafkasya’da ise böyle şansları yok. Çeçenya bağımsızlığını ilan ettiğinde bile Rus askeri birliklerine saldırmamıştı. Çeçenya’daki askerler D.Dudayev’in P. Graçevin anlaşması üzerine çekildiler. Anlaşmaya göre Ruslar Çeçenlere hafif piyade silahlarını ve zırhlı araçlarını bırakmıştı. 

Ruslar o zaman çekilirken bile eşit güç oluşmaması için tedbirli gitmişlerdi. Şimdiki Rusya’nın, o günkü Rusya olmadığı kesin ve Rusya şu anki gücüyle kolayca Kafkasya’dan çekilmez. Yani Kafkasya’ya geleceklerin silahlarınıda yanlarında getirmesi şart. Kafkasya’da Ruslar DAEŞ karşıtı propagandaya çok önem veriyor. Avrupa’dan kaçan mülteciler ve dünya basını eklenince Rusya şimdiden güçlü bir önem almış durumda. Mülteciler konusunda Kafkasyalılar savaşçı olduklarından bu duruma düşmezler. Yerel halkta DAEŞ’e destek vermez hatta bazı yerlerde halk DAEŞ’çi diye bildiği inasanlara linç girişimi bile yapabilir. Büyük medya kuruluşlarından servis edilen ve DAEŞ’ten kaçarken boğulan çocuğun fotoğrafının ne kadar yankı uyandırdığını gördük, Kafkas halkı da bu konularda fazlasıyla hassas bir halktır. 

Kafkasya’da bu olaylar bağımsızlık düşünceyi bitirir mi, bitirmez. Kafkasya ve özellikle Kuzey Kafkasyalı bazı halklar bağımsız olma iradesinden vazgeçmezler ama direniş için silahlı olmaktan ziyade daha yumuşak güce dönüşebilir. Kafkasya Rusya için her zaman risk alanı olacak ama yinede Kafkasya ve kafkasyalılar Rusya’ya doğru, bilinçli bir siyaset izleyecektir. Belki de Rusya’nın en sadık unsurları haline dönüşeceklerdir. Bugün Rusya Kafkasya’yı kendine sadık olan unsur haline getirmeyi kısmen başardı. Bundan sonra yapacağı şey marjinal unsurları gerekirse kendi askeriyle terörist ilan ederek bölgeden uzaklaştırmak olacaktır. Belki bu savaş Kafkasya’da değil başka yerlerde olacak ama Rusya safında ve karşısında Kafkasyalı militanlar da olacaktır. Rusya topu deplasmanda oynamak istiyor kendi sahasında değil. 

Türkiye ise operasyonlarını kendi topraklarından Suriye ve Irak’a taşımış olmanın başarısı içnde. Terörü bitirmek zordur çünkü terörün arkasında düşman devletler vardır. Eğer maç oynanacak ise deplasmanda oynamak lazım. Deplasman zaferi de başka tatlı olur. İş futbol üzerinden anlatmaya gelince şunu de eklemek lazım her takımın forma renkleri vardır. WW3.0 da en önemli olan formanın AK olmasıdır. Eğer AK forma giyen takım olursanız tribünlerde size destek veren taraftarlarınız da bol olur. Rusya AK olmayı propagandaları üzerinden yapıyor. Propaganda için her çeşit medya organını kullanan Rusya, bu konuda ABD ile yarışır durumda. Rusya’nın bir başka propaganda aracı ise elinde kalan sadık Müslümanları her türlü kullanmaya devam ediyor. Mesela Habib Nurmagamedov bir sporcu ve Rusya’nın barış elçisi. Ramzan Kadırov’un babasının ismini taşıyan vakıf ise dünya genelinde yardım kampanyaları yürütmekte, o da başka bir elçi. Bir taraftan döven Rusya diğer taraftan okşamayı da ihmal etmiyor. Böylece hibrit savaşının yumuşak gücü kullanım alanlarınıda çizmiş oluyor. 

Bu savaşta sadece topla, tüfekle veya taşeron milislerle kazanç elde edilmiyor. Silahtan sevgiye her ne varsa her şeyini seferber edebilen bir savaştan söz ediyoruz ve bu savaşın canlı şahidileriyiz.  Bugün gelinen nokta ise, savaşın her iki tarafı da hayli yorduğu ve dinlenmeye ihtiyacı olduğu noktasındayız. Yapılan haberler sonuçları ortaya çıkarıyor. Kazananlar da kaybedenler de yeni taktiklerini geliştiriyor, arttırıyor karşılıklı hamlelerle kendini geliştiriyor ama yorgunluklarını gizleyemiyorlar. Küresel savaşın aktörleri artık anlaşabilecekleri durumları, ortak noktaları tespit etmek için görüşmeler yapıyorlar. Kremlin’deki diplomasi trafiği bir o kadar artmış ve artık yakında ateşkes için bir buluşma yapılacak görüşü ağırlıkta. Elbette bu trafiği ayrıca analiz etmek gerekiyordu ve ben de bu analizi AA için yaptım. 

Kremlin’deki diplomasi trafiği neyin işareti?

Putin seçimleri kazanır kazanmaz Kremlin’in kapısında ziyaretçi kuyruğu oluştu. “Tiran” dedikleri “kötü Rus Çarı”nın elini sıkmak için kuyruğa giren AB liderleri öne geçmek için kendi aralarında yarışır oldu. Batı’nın kimi ne olarak tanımladığının önemli olmadığının göstergesi olan bu ziyaretçi kuyruğu, aslında uluslararası ilişkilerde Avrasya’nın yeni döneminin başlangıcının da bir işareti. Asıl soru, Putin’in bu ziyaretlerin sebepleri hakkında ne düşündüğüydü. Fakat kimse bu soruyu, Rus lidere sormadı. Rus medyası ABD ve AB arasında yaşanan ticari savaşın AB’yi Rusya’ya doğru ittiğini yazıyor. Kremlin yanlısı medya iç kamuoyuna yönelik yayınlarında, Batı’nın Rusya ilgisini Putin’in doğru siyasetine bağlıyor ve bu durumu bayram havasında duyuruyor. Daha dün kimyasal silah kullanmakla suçlanan başkanlarının elini iki AB liderlerinin tutmuş olması Rusları gayet memnun etmiş görünüyor.

Fakat Rusya’da olan bitenin hiçbir zaman medyanın sunduğu gibi olmadığını bilmeyen de yok gibidir. Soçi’de Putin’le hoşsohbet eden Alman lider, Rusya’nın G8’e dönüşünün mümkün olmadığını söyledi. Merkel gibi, Putin’i ziyaret eden Fransa lideri Macron da Rusya’ya afili bir görüntü dışında yeni bir kazanım sağlamadı. Merkel ve Macron’dan sonra Rusya’ya gelen Bulgaristan Cumhurbaşkanı ve Başbakanı özür dileseler de Rusya’dan pek yüz bulamadılar. Sonuçta, Avrupa liderlerini taşıyan uçaklar, Rusya’ya gelip giderken bir tek somut sonuç elde edildi ki o da Kuzey Akım 2 doğal gaz hattının yapılacak olması. Bu proje Ukrayna’nın itirazıyla iptal edileceğe benzemese de aslında durumda pek bir yenilik yok. Eğer meseleye böyle bakacaksak, sonuçta AB liderlerinin halkın vergilerini seyahatle israf ederek var olan durumu sabitlemiş olduklarını söyleyebiliriz.

Durum dışarıdan böyle görünüyor; fakat Rusya’daki yoğun AB trafiğinin ve İsrail ziyaretlerinin asıl hedefinin Astana süreci olduğu da başka bir gerçek. Macron’un “Rusya ile Türkiye’yi ayırdık” demesinin, Merkel’in Kuzey Akım garantisi vermesinin, Bulgar liderin güney hattını da yapabiliriz diyerek U dönüşü yapmasının arkasında, Batıyı rahatsız eden Türkiye-İran-Rusya ittifakı var. Bir taraftan Türkiye ve İran’a karşı operasyonlar yürüten ABD/Batı, AB üzerinden Rusya’yı üçlüden ayrılmaya ikna etmek için çalışıyor. Yani üçünü birden yiyemeyen Batı, şimdilik pastayı bölmeye çalışıyor.

Astana üçlüsü ne durumda?

Rus medyası, AB’nin bu ilgisiyle sarhoş olmuş gibi görünüyor. Diğer taraftan Rusya ile İran, İsrail yüzünden ciddi sorunlar yaşıyor. İsrail’in Suriye’deki İran üslerine yaptığı hava saldırılarına cevap vermeyen Rusya, sorunları daha da derinleştiriyor. Suriye’de Rusya’nın müttefiki olan İran’ın liderleri Moskova’ya nadiren giderken, İsrail başbakanı Netanyahu neredeyse Rusya’daki bütün kutlamalarda boy gösteriyor. “İran’ın dahil olmadığı bir anlaşma mı hazırlanıyor” sorusu, İran’ın sinir uçlarına dokunmuyor değil. İran da durumdan duyduğu rahatsızlığı Suriye hükümetinin ağzından dile getiriyor. Esed rejiminin Güney Suriye’de Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) karşı hazırladığı operasyona İsrail ve ABD’nin müsaade etmesini isteyen Rusya, medyaya yansıdığına göre, bunun karşılığında İran’ın Suriye’den çekilmesini istemiş. Esed rejiminin dışişleri bakanlığının verdiği cevap ise İran’ın rahatsızlığının beyanı gibi. Esed rejimin dışişleri bakanı “Suriye’den kimin çekileceğine Rusya değil ancak biz karar veririz” tarzında sert bir açıklama yaptı. Hmeymim üssünde kolundan tutularak durdurulan Esed’in Rusya’ya böyle kafa tutması mümkün olmadığına göre, bu diklenmenin asıl faili İran olmalı.

Güney Suriye’de İran ve Rusya arasındaki ittifakı zorlayan ABD/Avrupa ve İsrail bloku, Kuzey Suriye’de de başka bir oyun oynuyor. ABD’nin bölgeden çekileceğini beyan etmesi, Fransa ve Körfez ülkelerini SDG’ye yardım konusunda daha aktif birer rol oynamaya zorlaması, ABD’nin bir başka kurnazlığı. Bölgedeki kaynaklar sadece ABD güçlerinin üniforma değiştirdiğini söylüyor. NATO ve Özel Ordu üniformasına bürünerek YPG/SDG’ye destek vermeye hazırlanan ABD ön plana Fransa’yı çıkarıyor. Bu bakışla Macron’un Rusya ziyareti de başka bir anlama kavuşuyor. Görünen o ki kendisine Macron tarafından ikram edilmeye çalışılan Fransız sosisinin içinde ne olduğunu Putin’in de pek bilmesi gerekmiyor.

AB ve ABD, Astana troykasını kurnaz bir planla bölmeye çalışıyor. Bu planda troykadan koparılmak istenen ise Rusya. Rusya’yla bugünlerde Trump-Putin görüşmesinde Rusya’ya verilecek “bonus”lar konuşuluyor. Bu işlerde Rusya’daki İsrail lobisinin etkili olduğu, medyanın aktif rol oynadığı da gözlerden kaçmıyor. Rus medyasının AB liderlerinin bu sonuçsuz ziyaretlerini sanki yarın bütün yaptırımlar kalkacakmış gibi sunuyor olması, Rusya’ya karşı yürütülen algı operasyonun ne kadar kapsamlı olduğunu da gözler önüne seriyor.

Türkiye ile ABD arasında gerçekleşen Münbiç anlaşmasını Rus medyasının yakından izlemesi, Rus analistlerin “ABD Türkiye’ye Münbiç karşılığında ne verdi” sorusunu sıkça gündeme getirmesi de Astana troykasında oluşmaya başlayan çatlağın habercisi olabilir. Astana troykasını dağıtmaya çalışan ABD/AB/İsrail troykası başarılı olur mu şimdilik bilinmez; fakat troykalar savaşında sahneye çıkan Macron’un elindeki sosisi kendisinin mi yiyeceği, yoksa başkasına mı yedireceği yakında görülecek.

Astana formatını dağıtmak isteyen Batı troykasının amacının sadece Suriye’de kazanım elde etmek olduğunu düşünmek safça olur. Astana formatını dağıtarak asıl yapmak istedikleri, Batıya alternatif oluşumların akıbetinin ne olacağını Avrasya’ya göstermek.

Fakat Tahran’da yapılan zirve Astana troykasının dağılmaya niyetli olmadığını gösterdi. Böylece yeni oluşan DOĞU BLOK’u dağıtamayan BATI işi Trump ve Putin zirvesine taşıdı. Zirveyi organize etmek için Netanyahu ve Macron gayret gösterdi. Aslında bu zirve Putin için sadece tanıtım amacı taşıyordu. Obama’nın Avustralya’da attığı tokatın acısını Trump’tan çıkaracaktı. Helsinki zirvesini takip etme imkanı olan varsa acısını çıkardığını da söylesem yalan olmadığını bilir.   

………………

Helsinki zirvesini dünya dikkatle izlemişti. Zirvenin gelişini ve sonrasını bende yazmıştım. 

Helsinki sonrası yeni kutuplaşma dönemi

Bekletilme, toplum tarafından bir nevi küçük düşürme olarak algılanır. Psikoloji uzmanlarının, hatta insan kaynakları uzmanlarının da bildiği basit bir terbiye yöntemidir, bu. Sıkça kullanılan bu sıradan yöntemi aslında istihbarat birimlerinin de kullandığı söylenir. Siviller bekletmeyle terbiye ederken, istihbaratçılar bu yöntemle “hedef”’i çileden çıkarır, yani psikolojik dengesini kaybetmesini sağlar. Söz konusu psikolojik baskı yöntemi, diğer istihbarat örgütlerinin olduğu gibi KGB’nin de en basit yöntemlerinden biriydi.

Putin, Helsinki zirvesine geç kaldı. Eski mesleğinin alışkanlıklarından mı, yoksa yoğunluktan mı bilinmez; fakat Rus lider Trump’a bu bilinen basit yöntemi uygulamış oldu. Trump, NATO zirvesinden ve AB ülkelerinden, taş üstünde taş bırakmadan esip geçerken Helsinki’de çok sakin (ve bir Hollywood yıldızının sözlerine göre “ezik”) görünüyordu. Sonuçta Helsinki zirvesi, Putin’in ülkesinde bir zafer olarak kabul edilirken Trump’ın memleketinde başkanlarının bir ayıbı olarak algılandı; en azından ABD’li muhaliflerin çoğunluğu bu zirvenin adını “rezalet” koydu.

Hiçbir anlaşmaya veya yazılı metine imza atılmayan ABD-Rusya zirvesi, şimdilik Rusya’nın zaferi olarak algılanıyor. Fakat uluslararası ilişkiler ve siyaset uzmanları, Putin-Trump zirvesinde katı bir pazarlık yaşandığını ve ABD lideriyle Putin arasında bir alışverişin olduğunu dile getiriyor. Suriye, İran, Ukrayna, Kuzey Kore ve İsrail’in güvenliği meselelerinin ele alındığı iddia edilen zirvede neler konuşulduğu ve hangi kararlara varıldığı tabii tartışma ve merak konusu. Her uzman kendi alanıyla alakalı bir değerlendirme yapıyor. Somut verilere dayanmayan veya tam tersine çok güvenilir kaynakları referans göstererek analizler yapılıyor. Yazılan analiz ve yorumların tutarlılığı gelecekte belli olacak. Bu yazıda ise var olan durumun değerlendirmesi yapılacak.

Savaşların meyvelerinden hep İsrail faydalandı

Kırım’ın ilhakı sonrası Rusya ağır yaptırımların hedefi oldu. Putin ise Rusya’nın lideri olarak dünya siyasetinden dışlanmak istendi. Çin ve İran’ın yanında Ankara’da da üst seviyede ağırlanan Putin için Batı tarafından dışlanmış izlenimi verildi. Soğuk Savaş sonrası Rusya ve Batı bloğu arasında yaşanan bu en büyük gerilim sırasında “üçüncü dünya savaşı çıktı/çıkacak” söylemleri, birkaç yıl boyunca uluslararası kamuoyunu meşgul etti. Rusya’ya ağır suçlamalar yöneltildi. Özellikle ilk başta dolaylı, daha sonra açıkça kimyasal silahı kullanmakla suçlanan Rusya, Batı tarafından yaptırım yağmuruna tutuldu. Putin gelişen olayların Rusya’ya karşı yürütülen bir hibrid savaşı olduğunu ve ülkenin hedef alındığını doğrudan veya dolaylı olarak kendi vatandaşlarına anlatmak zorunda kaldı. Diktatör ilan edilen Rus lider birçok Batılı medya organı tarafından ötekileştirilmenin hedefi olarak seçildi. Sonuçta iç kamuoyuna “Hibrid savaşı yaşanıyor ve biz bir tarafız” diyen Rus lideri savaşa dahil oldu. Batı’nın Kırım’ın ilhakı sonrası terbiye etmeye çalıştığı Rusya, bu terbiye çabalarını hibrid savaşı olarak algılayarak karşılık vermeye başladı.

Doğu Ukrayna ve Suriye, hibrit savaşın sıcak çatışma sahalarına dönüşürken, savaşın propaganda, siber savaşlar ve ekonomik çatışma ayakları ise dönem dönem “savaşa dahil” olan ülkelerin topraklarında ve dünya genelinde yaşanmaya başlandı. ABD başkanlık seçimlerinde Demokratların kaybetmesi de dünyaya bir nevi Rusların zaferi olarak duyuruldu. Suriye’de ise ABD ve Rusya kendilerince birer zaferi ilan ettiler. DEAŞ’ı yendiğini iddia eden bu iki devlet, her fırsatta “dünyayı biz kurtardık” mesajları vermekten geri durmadı. Rusya ve ABD, DEAŞ’ı yenerken Suriye’nin sivil yerleşimlerini haritadan silmekte adeta yarıştılar. Bazen de “hibrit savaşın gerçek bir sıcak üçüncü dünya savaşa dönüşmesine az kaldı” denilmesine sebep olacak adımlar atıldı, ama bunların her biri Netanyahu’nun bir Moskova ziyaretiyle ya da Suriye’deki İran milislerinin ve Esed’in boş üslerinin vurulmasıyla sonuçlandı.

Suriye’deki savaş başta olmak üzere, ABD/AB ve Rusya arasında yaşanan bu hibrit savaşların meyvelerinden hep İsrail faydalandı. Sözde Rusların seçime müdahalesiyle başkan seçilen Trump, Rusya’ya karşı sert bir tavır sergilerken, İsrail’in bir dediğini iki etmedi. Obama’nın DEAŞ’ı ve Rusya’yı aynı çizgiye koyması ve Suriye ile Ukrayna krizlerinin yaşanması, İran’ın yayılmacı siyaseti derken, İsrail’in Filistinlileri vahşice katletmesi, dünya kamuoyunun gündeminde aşağı sıralara itildi. Hatta İran’dan korkan Arap ülkelerinin İsrail’le barışmaya niyetlenmelerine sebep oldu. “Yüzyılın Anlaşması” kavramın ortaya çıktığı Ortadoğu’da bütün kozlar sanki İsrail’in elindeymiş gibi görünüyor. İran ve Rusya ile korkutulan Ortadoğulu Araplar, ABD’den yüklü miktarda silah almaya mecbur bırakıldı. Özellikle Trump’ın Ortadoğu ziyareti, sanki çek tahsil eden bir mafya babasının mahalle esnafı gezisine benzemişti. Trump Ortadoğu mahallesini gezerek, çeklerini tahsil ederken, Putin ise “ezilen esnafı koruma altına alan iyi baba” rolüne büründü. Koruması altına aldıklarının caniliğine bakmayan Rusya, kendisine sığınan herkese kucak açtı. Böylelikle dünyada tek kutuptan yeniden çift kutuplu sisteme geçilmiş gibi algı oluşmaya başladı.

Helsinki zirvesinin asıl sebebi İran

Bu yeni kutuplar savaşının kaymağını yemeye çalışan İsrail’in başbakanı, artık Moskova’da sünnet düğünü yapılsa, davet beklemeden katılır oldu. Yahudi damadı üzerinden Trump ve Beyaz Saray üzerinde bir nüfuza sahip olan Netanyahu, artık Putin’le yaptığı görüşmelerde bu kozu kullanmaya başladı. Putin’in uluslararası siyasetten dışlanmaktan duyduğu rahatsızlığı örtecek ve tazmin edecek tek şeyin ABD başkanıyla karşılıklı bir masaya oturmak olacağını iyi okuyan Netanyahu sonunda Kremlin’in bu isteğini yerine getirdi.

Amerikan basını ve muhalefet tarafından ABD başkanının bir ayıbı olarak değerlendirilen Helsinki zirvesi, Rus basını tarafından Putin’in başarı hanesine yazıldı. İki başkanın top paylaşarak zirveyi noktaladığı ortak basın açıklamasında bile, anlaştıkları veya müzakere ettikleri somut bir konu zikredilmedi. Helsinki zirvesinin asıl sebebi olarak ise Netanyahu’nun 11 Temmuz’da ve Velayeti’nin ise 12 Temmuz’da Kremlin’de ağırlanması zikrediliyor. İki liderin basın açıklamasında da Golan tepelerine değinilmesi, yine zirvenin asıl konusunun İsrail’in güvenliği olduğunun başka bir işareti.

Trump ve Putin’in başbaşa ne konuştuklarını bilen insanların sayısı çok az. Fakat Rus RİA haber ajansının yayınladığı, Putin’in daha önce tanıtımını yaptığı kıtalar arası füzeler, ultrasonik hıza sahip füzeler ve lazer silahları gibi yeni nesil silahların Rus ordusuna teslim edildiği haberi, zirve öncesi ve sonrası karşılıklı iltifatların aslında derin bir krizin örtüsü olduğunun göstergesi. Putin zirve sonrası yaptığı Rusya Federasyonu Güvenlik Konseyi toplantısı ve Büyükelçiler toplantısında yine dışarıya yönelik net mesajlar vermiş oldu. Putin bu açıklamaların satır arasında ise Rusya’nın bundan sonra kendi çıkarlarını ne pahasına olursa olsun koruyacağı ve her türlü savaşı göze alarak ortaklarını da koruyacağı mesajını vermiş oldu.

Post-Helsinki süreci aslında yeni dönem kutuplar dünyasının ilk habercisi. Bu yeni kutuplar döneminde Batı, kendi çıkarları uğruna satmayacağı ortakların olmadığını göstermiş oldu ki ABD-YPG/PKK ilişkisi bunun en somut örneği. Rusya ise tam tersine, “ortaklarını korumak için her türlü riski göze alırım” mesajını verdi. Bunu da İran’a sahip çıkarak yapıyor. Putin “onlar satar, ben satmam” derken aslında “mahalleye bizden başka çek senet tahsilatçıları giremez; girerse sonuçlarına da katlanır” diyor.

Helsinki’de bir değişim yaşanmadı. Her iki taraf durdukları saflarını belirlemiş oldu. Kimse geri adım atmayacağının altını çizdi ve üçüncü dünya savaşı aslında resmiyet kazandı. Bundan sonrab ABD’nın Rusya’yı açık açık hedef alması NATO’nun Rusya’ya karşı taaruz ve savunma stratejisini üretmesi kimse için şaşırtıcı olmaz. ABD SSCB sonrası Rusya ile yaptığı bir çok anlaşmadan çıkacak. Rusya ise Amerika kıtasına kadar askeri üsler ile uzanacak tır. Ben bu savaşı Rusya üzerinden yorımladım çünkü benim uzman olduğum bölge Rusya. Fakat benim burada yazmadığım dikkatle ele almadığım bir çok unsur var dünya devi olan ülkeler var. Bu ülkeler bu savaşın içinde. Bugün haber akışında isimleri geçmiyorsa bu sadece şu anlamına gelir. Cephe hattın ısındığı bölgede değiller veya  savaşın içinde aktiv olan taraflar bu unsurları yanına çekememiş fakat düşman olarak da sınıflandırmamıştır. Yani şimdilik sırası değil…

………………

SSCB’nın dağılmasıyla beraber dünyada yaşanan bir çok olayları analiz ederken küresel güçlerin tek enstrüman kullanmadıklarını izlemekteyiz. Özellikle hedef alınan ülkeye karşı her türlü karma tekniklerin kullanıldığını görmemiz mümkün oluyor. Birde söz konusu ülke üzerinden jeopolitik fay hattı geçiyorsa burada farklı güçler bir birine giriyor. Her biri farklı sonuç elde etmek için terörü tetikliyor, sivil toplum içerisinde olan rahatsızlıkları kaşıyor, finansal veya ekonomik operasyonlar yapıyor ve bir güce karşı alınan önlemler başka güçler tarafından kullanılıyor. İnsan hasta olduğu zaman kullanılan ilaç gibi burada yan etkileri oluşuyor ve tedavi bazen çok ağır zarar da verebiliyor. Rusya küresel hibrit savaşın bir oyuncusu olmuşken aynı zamanda kendisi de tedavi edilecek hasta adam gibi sürekli saldırı altında bulunuyor. Rusya oldu gibi Türkiye’de aynı akıbeti yaşamakta dır. Bu iki ülkeye hasta adam denilmez çünkü vücüt direnişleri çok güçlü olan iki devlet fakat aynı anda bir kaç hastalığa yakalanınca nasıl insan yorgun düşüyorsa ve bir gün bu yorgunluğa pes edebilirse devletler de böyle bir reaksiyon gösterebilir. Büyük devlet olmak güçlü olmak ilk başta sağlıklı olmak demektır. Bunun içib devlet olduğu kadar toplum da bilinçli olmalı dır. 

Böylece savaş devam ederken, Türkiye bu savaşın tam ortasında ve asgari zararla bu durumu atlatmakta. Hasta olmadan sığırtmakta fakat bugün iç siyasette iç mesele olarak görünen bir çok mesele aslında küresel savaşın içe yansımasıdır. Gelecek yıllar kolay olmayacak hatta cephe hattı buradan geçtiği sürece sorunlar daha da artacak.  

Bir devletinünya liderleri kulübüne girmesi kolay olmadığı gibi dev balıklara yem olmadan dev olmakta başarı ister. Şimdilik bu imtihanı başarıyla geçen Türkiye devler kulübüne girdi. Ancak BM/GK 5’lisine girmeden savaşı kazanmış sayılmaz. Harpler kazanılmış ama savaş devam ediyor.

……………………………………………………………………………………………………………………………….

Son söz:

Kitapta yazılı olanlar benim şahsi fikirlerim ve benim izlenimlerimdir, yazdıklarımı haklı olarak eliştiren de olacak yanlış bulan da olacak tır fakat ben bu eleştirilere hak verdiğim gibi fikir beyanı hakkımı kullanmış oluyorum ve yazdıklarımın arkasındayım.

Bir gazeteci, araştırmacı olarak da bu benim ilk kitabım, ilk eserim ama son eserim olmayacağı umut ediyorum. 

Bu kitabımda yazmadıklarımı Allah ömür verdiği sürece, akıl ve imkanlar içinde bir sonraki kitapta da yazmayı düşünüyorum Şimdilik WW3.0 girişini yaptık. Hayırlısı…